Aytül Akal

Kardeşim Aytül

Betül Ulukut

KırmızıFare sayı 106 Ocak 2007  

Aytül’le benim aramda sadece iki yaş fark var. Annemle babam nasıl başarmışsa, doğum günlerimizi 10 gün ara ile aynı aya, Nisan’a raslatmışlar. Her sene beraber kutlanırdı yaşlarımız. Yaş farkımız az olduğu için mahalle arkadaşlarımız da aynıydı.

Annem dikiş kursuna gidip dikiş öğrenmişti. İkimize de bir örnek, çok güzel kıyafetler dikerdi. Aytül’ün rengi mavi idi, benimki pembe. 11. ve 13. doğum günümüzde ona mavi, bana pembe ketenden askılı bir elbise dikmişti; Nisan’ın başında hava serin olabilir diye üzerine de yarım kollu küçücük bir bolero... Hani şimdi şu gençlerin çok beğenerek giydiği minicik, kısacık üstlüklerden. Resim çektirmiştik o kıyafetlerle. Ne zaman o resme baksam, İzmir’e baharın ne kadar erken geldiğini anımsarım.

Kumda oynamak için alınan kovadan tutun, elbiselerimizden odamızın rengine kadar Aytül’e her zaman mavi renklisi seçilirdi, bana da pembesi. Aytül hâlâ en çok maviyi sever; gece mavisi, turkuaz falan…

Annem gezmeye pek düşkündü. Sabahları ayrı, öğleden sonraları ayrı, hemen her gün eş dost ziyaretine giderdi. İkimizi evde yalnız bırakırken, bize yapılacak işler ima ederdi. “Ah şu mutfak da temizlenmek istiyor, artık dönünce yaparım… “ ya da “Salonun yerleri silinse ne iyi olur, ama şimdi zamanım yok,” deyip giderdi.

Biz de Aytül ile işleri paylaşırdık.  Ben genellikle yemek ve mutfak işlerini alırdım, Aytül yer silmek, cam, kapı temizliği gibi işler...  Hangi işi kim yaptıysa, görünen bir yere “ Aynur perisi” ya da “Beynur Perisi” yazılı bir not bırakırdık.   Sanki o işleri yapanlar biz değil de peri kızlarıydı diye annemi inandırmaya çalışırdık.

Annem de gezmekten döndüğünde oyunumuza katılır, “Aa ne güzel buraya periler gelmiş, her taraf pırıl pırıl olmuş,” diyerek sözüm ona şaşkınlığını gösterirdi.

Eskiden İzmir’de çok sık deprem olurdu; eni konu sallanırdık. Bir gece  yatağım sallanmaya başladı. Aytül de muzipliği çok sever ya, yatağımın altına girmiş yatağı sallıyor sandım. Ama dolap kapakları da açılıp kapanmaya başlayınca deprem olduğunu anladım.

Biz Karşıyaka’da otururduk. Babamın iş yeri ise karşı tarafta, Alsancak’ta idi. O zamanlar cep telefonların daha hayali bile yok… Ev telefonları desen parmakla gösterilecek kadar az evde mevcut. (Üstelik büyüklerimizden izin almadan telefon etmemiz yasaktı.) Bir gün babama bir şey götürmemiz gerekti. Annem bize gidiş için vapur parası verdi. Nasılsa dönüşte babamla dönecektik. Ama babamın işi çıkmış, dükkanı erken kapatıp gitmiş. Biz kaldık mı ortalarda!  Birimiz 8, ötekimiz 10 yaşlarında iki kız. Neyse o tarafta oturan uzak bir akrabamız aklımıza geldi de, onun evine kadar yürüdük, borç para alıp eve dönebildik.

Babam düğmeci idi, kutuda tekte kalan düğmeleri nasılsa artık satılmaz diyerek bize verirdi oynayalım diye. Biz de en büyük oyunumuz olan seçmece oyunu ile, bu senin bu benim, büyük bir zevkle bölüşürdük düğmeleri. Sadece düğmeler mi… Deniz kenarından topladığımız deniz kabukları, jikletlerin içinden çıkan artist resimleri, annemin dikişlerinden ya da eve gelen  terzisinden artan kumaş parçaları... Her seferinde en güzelini seçebilmek için devamlı  baştan başlatırdık oyunumuzu. Aynı şeyleri tekrar tekrar seçerdik.

Ben üçüncü sınıfa başlayacaktım.  Aytül birinci sınıfa... Okul malzemelerimizi almak için birlikte kırtasiyeye giderken, bir köpek yolda koşarak geldi, birden atılıp Aytül’ün bacağını ısırdı. Üzerinde pantolon olduğu için önce ne olduğunu pek anlayamadık. Ama pantolonu sıyırıp diş izlerini görünce, bir de esnaf bu köpeğin başkalarını da ısırdığını söyleyince, babam apar topar kuduz hastanesine götürdü bizi.  Köpek de yakalanıp hastaneye götürülmüştü.  Birkaç gün sonra kudurarak öldüğü haberini almayalım mı?  Zavallı Aytül karnından 21 iğne yemek zorunda kaldı.  Yine de bana sorarsanız, kuduz köpekten ona epey kudurukluk kalmıştı. J

Biz üç kız kardeşiz. Ben en büyüktüm. Bir de küçük kardeşimiz vardı, Ayşen. Aytül ikimizin ortasında “ortanca” idi. “Söz büyüğün, su küçüğün, ortancalara bir şey yok,” derdi büyüklerimiz; Aytül bu deyişe çok üzülür, alınırdı.

Benim yaptığımı yapmak ister, “O abla ama, sen daha küçüksen,” der ona izin vermezlerdi.  En küçüğümüzün elinden oyuncağını alacak olsa, “Ne kadar ayıp, o daha küçük, sen ablasın,” diyerek ona yine engel olurlardı. O, ortanca olmayı bir haksızlık olarak gördü her zaman. Ama gel gör ki en başarılımız, en yaratıcı ruhlumuz, en azimlimiz o oldu.

Dedem bir gün Aytül’e yağlı boya tüplerinden aldı. Bana güzel bir manzara resmi yap dedi. Aytül de takvim yapraklarında geleneksel dere akan, değirmene bakan türünden öyle güzel tablolar yaptı ki.. Bana verdiği tablo hâlâ evde bir yerlerde durur. Seneler sonra bu yeteneğini tekrar denedi ve yine birbirinden güzel resimler yaptı. Ayrıca topladığı çiçekleri kurutup bir karton üzerine yapıştırarak çok güzel kuru çiçek tabloları yaptı ve bizlere, arkadaşlarına armağan etti.

Şimdi düşününce çok tuhaf buluyorum ama… Çocukken bizim gece belirli bir saatten sonra ışık yakmamız yasaktı. İstersek ders çalışıyor olalım, o belirli saatte ışıklar kapanırdı. Dersler gündüz çalışılıp bitmeliydi. Aytül de şiir yazmaya, günlük tutmaya çok meraklıydı. Işıklar zorunlu olarak kapanınca, pencereden sızan ay ışığının yardımıyla yazılarına devam ederdi. Bir de tuvalete kapanır, uzun süre çıkmazdı.  Sonra elini kolunu sallaya sallaya çıktığında, kimse görmesin diye şiir defterini bel lastiğine sıkıştırdığını tahmin ederdim.

Aytül biraz uyanık bir çocuktu, çok da yaramaz. Canının istediğini, istediği anda yapmak isterdi, kimi kez, sonunda dayak yiyeceğini bilse de.... Doğrusu babamın dayağı da okkalı olurdu.  Aytül hem annemden hem babamdan çok dayak yemiştir.  Ben de tam tersine, söz dinleyen, elindekini saklamayı seven, sabır küpü biriydim. Hâlâ öyleyimdir.

Aytül, İzmir’in meşhur kabak çekirdeğini, çiğdemini, anında silip süpürürdü. Hatta bir eliyle çekirdeği çıtlatırken, diğer eliyle bir sonrakini hazırlaması nedeniyle  ona “çekirdek makinesi” derdik. Kiminle çekirdek yeme yarışına girse, mutlaka Aytül kazanırdı; hem de açık farkla… Bense çekirdekleri tek tek ayıklayıp daha sonra yemek üzere oyuncak tenceremin içine koyar ve divanın altına sürerdim. Canım isteyip de çıkardığımda tencereyi boş bulurdum. Annem işi tatlıya bağlamak için “ne yapalım fareler yemiş” derdi.

Evde üç kardeş olunca haliyle kavgalar, kıskançlıklar, ispiyonculuklar oluyor. Annem özellikle Aytül’ü gözetim altında tutabilmek için, bana sorumluluk vermişti.  Ben bunun ispiyonculuk olduğunu bilmeden, anneme yardim ediyorum zannıyla Aytül’ün annemin görmediği zamanlardaki yaramazlıklarını durmadan anlatırdım. Ne de olsa aynı okuldaydık, yolda beraber gider gelirdik…

Ama 11-13 yaşlarına gelince, anne babamıza yaranalım derken birbirimize düşman olmak yerine işbirliği yapmamız gerektiğine karar verdik. Bunu kutlamak için de harçlıklarımızla bakkaldan gazoz alıp içtik.  O günden sonra annem de bizden beklediği “sıcağı sıcağına” haberleri alamadı… Gerçi haberi beklenen ben değil de, hep Aytül olmuştu… Ben nasılsa uslu çocuktum. J

Biz henüz ilkokuldaydık.  Annem, anneannemin çok hasta olduğunu söyledi. 

Baktım, Aytül içerde salya sümük ağlıyor, “ Hayrola ne oldu, niye ağlıyorsun?” diye sorduğumda, “Anneannem için ağlıyorum. Gerçekten ölünce ağlamama gerek kalmayacak.” dedi.


+ 137
+ 157

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.