Aytül Akal

Ablam Aytül

Ayşen Özenç

Benim iki ablam var: Aytül ve Betül. Ben, aileye uzunca bir aradan sonra katılmış, umutla, “Acaba bu sefer erkek olur mu?” diye beklenmiş son çocuğum…

Yatak odalarımız evin çatı katındaydı. Üç kız kardeş aynı odada yatardık.  İki ablam benden önce geldiklerinden, odadaki en güzel köşeleri kapmışlardı. Benim yatağım, kapının hemen girişinde, teras kapısıyla arada kalan boş duvarın önüne yerleştirilmişti.  Boyuma uygun minik, pembe bir giysi dolabım vardı.  Ben hep ablalarımın kocaman dolaplarına özenirdim.  Onlar okula gittiğinde, dolaplarını karıştırıp giysilerini dağıtırdım. Bana kızmazlardı; ben hep küçüktüm, küçük olduğum için de herkes beni kollardı.

Şimdi düşünüyorum da… Avuç kadar odada üç yatak ve üç giysi dolabı… 

O zamanlar ablamların, kocaman olduğunu düşünüp de özendiğim dolapları, ne kadar büyük olabilirdi ki?

İzmir’de  yaşıyorduk.  Neredeyse her mahallede yürüme mesafesinde yazlık sinemalar vardı; hem de birkaç tane.  Sokakta iki adım atsanız başka filmin, üç adım geri gitseniz başka sinemanın sesi birbirine karışırdı. Tahta sandalyelerde oturup, art arda oynatılan iki, hatta kimi zaman üç film izlemenin keyfi başka olurdu. 

Yaz aylarında sıklıkla sinemaya giderdik. Sinema gecelerimiz, adeta bir seramoniye dönüşürdü… Tahta sandalyelerin rahatsızlığını biraz olsun azaltabilmek isteyenlere yazlık sinemaların kapısında kiralanan minderlere para vermemek için, yastıklarımızı evden götürürdük. İkinci filmin sonlarına doğru havanın serinleme olasılığına karşı, ceketlerimizi almayı da unutmazdık.  Gazete kâğıdından külahlara çay bardağı ölçüsüyle doldurulan çiğdemler, buz dolabında son dakikaya kadar soğutulmuş ve giderayak dolaptan alınmış sürahi dolusu buzlu su… Babam sinemada abur cubura para vermek istemezdi; her şeyi evden götürür, her birimizin eli kolu eşya ile dolu, adeta taşınır gibi sinemaya kadar yürürdük.  

Mesafeler bu kadar uzak değildi sanki çocukluğumuzda. Yolda bir başka sinemaya, ya da arkadaş ziyaretine giden tanıdıklara rastlar, yol boyunca onla bunla sohbet ede ede sinemaya ulaşırdık.

İlk filmler genellikle duygusal olurdu; ikinci filmler ise “vurdulu kırdılı”.  Duygusal filmlerde kadın ve erkek kahraman tam birbirlerine yaklaşıp öpüşmeye hazırlanırken, annem birden beni dizine  yatırır ve başımı okşamaya başlardı.  Ben filmi izlemek için başımı kaldırmaya çalıştıkça da, okşar gibi yapan eli sanki rastlantıymış gibi gözlerimi kapardı. Aynı anda ablamlara dönüp, “Babanız yere yirmibeş kuruş duşurdu.  Kim bulursa onun,” derdi.  Ablamlar hemen yere eğilir, karanlıkta yerleri yoklaya yoklaya düşen parayı bulmaya çalışırlardı.  Annemin parmakları arasından hayal meyal gördüğüm öpüşme sahnesi biter bitmez, annemin bana olan ani sevgisi sona erer, babam da parasını ya kendisi bulmuş olurdu, ya da yanıldığını, düştüğünü sandığını söylerdi.

İkinci filmdeki korkunç sahnelerde ise, annemle babamın bir şey yapmasına gerek kalmadan, hemen gözlerimizi kapardık. Ama içimde bir ses Aytül’ün hep bir gözünü açık tuttuğunu söylerdi.

Film dönüşünde mutlaka bize bir oyun oynardı.  Sokağımıza sapar sapmaz, eve ilk kim varacak yarışı yapar, üç kardeş çılgınlar gibi koşardık. Aytül babamdan anahtarı da kapmış olurdu ve her seferinde koşuyu kazanır ve eve ilk o girerdi.  Ardından girdigimizde, ayrı bir muzurlukla karşılardı bizi.  Kapıdan aniden çıkan bir el mi, elektrik kesildi numarası mı, bizi karşılayan garip sesler mi… Her seferinde değişik bir numara bulur, bizi hem korkutur hem eğlendirirdi.

İki ablamın arasında 2 yaş vardı.  Benim ise Aytül’le 6 yaş, Betül’le 8 yaş.  Bu yaş farkı yüzünden hep küçük kardeş muamelesi gördüm.  Ablalarımın kendi aralarındaki arkadaşlıklarına imrenerek baktım.

İkisi aynı ilkokula, daha sonra da aynı liseye gittiler.  Paylaştıkları şeyler çok fazlaydı, ya da bana öyle gelirdi.  Onlar kendi aralarında konuşup gülüşürken, ben de anlarmış gibi konuşmalarına katılır, bilir bilmez onlarla birlikte gülerdim.  Onların yaptığını yapınca, sanırdım ki ben de onlar kadar büyüdüm.

Annemle, ben 12 yaşımdayken vefat eden rahmetli babamın odası, bizim yatak odamızın hemen bitişiğiydi. Biz gürültü yaptığımızda babamın sesini duyardık, “Gelmiyim oraya!” 

Bir gece ablamlar yine bir şeyler anlatıp yüksek sesle gülerken, ben de onlara eşlik ediyordum ki, yine babamın gür sesi duyuldu, “Kızlar, uyuyun artık.”

Ablamlar kıkırdamayı sürdürdüler.  Ben de tabi.  Ama  ses tonumu onlar gibi ayarlayamadığımdan, belki biraz da onların sesini bastırarak büyüklük kanıtlama yarışına girdiğimden, yüksek sesle gülmeyi sürdürdüm.

Babam yine seslendi içerden: “Kızlar geliyorum ama!  Susun artık!”

Ablamlar gülmeyi sürdürdüler.  Ben durur muyum?  Ben de…

Babam birden odaya dalıp ışığı yaktı.  Hayret… İki ablam da yataklarında mışıl mışıl uyuyor, bir ben hâlâ durduramadığım kahkahalarımla gülüyorum. Babamın eli ağırdı.  Okkalı bir şaplak yedim.  Kahkahalarım, ağlamaya dönüştü.  Babam ışığı söndürüp odadan çıktı.

Sessizce yatağıma büzüldüm.  Kendi kendime söylenerek hıçkırmayı sürdürdüm:

“Beni kimse sevmiyor…  Beni kimse sevmiyor…”

Birden yanı başımda bir sıcaklık hissettim.  Aytül ablam başımı okşuyor, kulağıma fısıldıyordu:

-Üzülme, ben seni seviyorum. Hep seveceğim.

O gün çocukların duyulmayan seslerini, duygularını, heyecanlarını, kırılganlığını yürekten hissettiğini ve bunları biriktirerek bir gün öykülerle, masallarla, şiirlerle çocuklara armağan edeceğini bilemezdim.


+ 58
+ 66

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.