En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

Anadili Dergisi - 2000

Article Index
Anadili Dergisi - 2000
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
All Pages

ANADİLİ DERGİSİ

TEMMUZ-EYLÜL 2000 Sayı:18 S.43-54

 

Bir Ayağı Yerde, Bir Ayağı Gökte Bir Çocuktur Masal

 

Masalın çocuğun dil ve düş gücü gelişimine katkıları :

 

Masallar, edebiyatla tanışmanın ilk adımıdır. Henüz okumayı bile bilmedikleri çağlarda çocuklarımıza okuduğumuz ya da anlattığımız masallarla, onları edebiyat dünyasının zengin renkleriyle tanıştırır, masallar aracığıyla onlara dünyadan söz eder, yaşamı sevdirmek isteriz.

Masallar, gerçekle düş dünyası arasındaki dengeyi koruyan sihirli bir kapıdır. En yaratıcı hayaller, “masal” adı altında, özgürce sınırsızlığa doğru yol alırken, ne masalı dinleyen, ne anlatan/okuyan, kapının öbür yanındaki dünyayı unutur...  Masallar, bir ayağı yerde, bir ayağı gökte çocuktur. Biraz gerçeklere, çokça da düşlere basar.

Selahattin Dilidüzgün, Çağdaş Çocuk Yazını adlı kitabında, "...nitelikli olarak değerlendirebileceğimiz birçok masalın çocuğun ruhsal gelişimine, kendini tanımasına, özgüven duygusunun artmasına; yaşamın ekonomik, sosyal yanını tanımasına ve okuma alışkanlığı edinmesine büyük katkısı vardır," diyor. (1)

Ancak, işte tam da bu noktada, “nitelikli” olarak değerlendirilebilecek masalların ne olduğu konusunu tekrar gözden geçirmemizin şart olduğunu düşünüyorum.

Masallardan çocuklarımız için bu yararı sağlayabilmek için,  klâsik deyip görünmez bir dokunulmazlıkla örttüğümüz masalları, birer birer ortaya döküp, içerdikleri şiddet, cinsellik ve çağ dışı kavramlar açısından tek tek elden geçirmemiz ve yeniden titizlikle değerlendirmemiz gerektiğine inanıyorum. Çocukların algılama ve değerlendirme sınırlarının çok ötesinde, üstelik pedagojik hatalarla dolu olan bazı masalları, "nasıl olsa klasiktir sorumluluk bende değil" anlayışıyla, türlü formlarda ve keyfi yorumlarla tekrar tekrar çocukların önüne baskıcı bir tavırla koyanları artık eleştirebilmeliyiz. (2)

Günümüzde zamanlarının büyük çoğunluğunu televizyon ya da bilgisayar karşısında geçiren çocukların dil ve düşünce dünyaları:

Günümüzde çocuklar gerçekten televizyon ya da bilgisayar karşısında uzun zaman geçirmekteler. Yaşamla ilgili her konuda olduğu gibi, burada da “paradox” var bence. Bilgisayar ve televizyon, çağımızın tatlı belâları. Onlardan hem yakınırız, hem onlarsız yapamayız. Çocukların dil bozukluklarını ve düşünce yapılarındaki tutarsızlıkları yalnızca televizyon ve bilgisayara yüklemenin haksızlık olduğunu düşünüyorum. Eminim, bundan birkaç yüzyıl önce televizyon ve bilgisayar yokken de, yetişkinler çocukların dil bozukluklarından ve düşünce dünyalarındaki aksaklıklardan söz ediyorlardı.

Çocuklarda bazı hatalar ve eksiklikler varsa, bunu başka yerlerde aramayalım; hatalı olan, onları yetiştiren biz yetişkinleriz. Çocuklar, onların çocuk dünyasına girebilen her şeyi ilgiyle karşılarlar. Demek ki, dil açısından dünyalarına girerek onları kolayca eğitecek yöntemleri bulamıyoruz. Doğru kavramları, belki de doğru ve gerekli zamanda veremiyoruz.

Televizyon ve bilgisayar, çocuk dünyasının ayrılmaz bir parçası artık ve çocuklara ulaşmada mükemmel birer araç aslında. Ah, bir de biz yetişkinler bu araçları yalnızca kendi çıkarlarımız ve ticari amaçlarımız doğrultusunda değil de,  çocuklarımıza kolayca ulaşabilmede en etkin, en özenli yol olarak kavrayıp, buna göre davranabilsek...

Bence, televizyondaki çizgi filmlerin de eleştirel gözle değerlendirilmesi gerek. En basit bir örnekle, pencereden düşen kedinin yere çakıldıktan sonra capcanlı ayağa kalkması, bir silindir ya da kamyon tarafından ezilen farenin yamyassı olduktan sonra yeniden eski haline dönebilmesi, ya da kafasına yediği keser darbeleriyle sekiz parçaya bölünen  bir köpeğin toplanıp yine tek parçaya dönüşebilmesi görüntüsü, sizce üç yaşındaki bir çocuğa neyi anlatmaktadır?: Pencereden düşen, caddede ezilen, ya da kafasına bir balta yiyen, asla ölmez!!..

Bu tür çok hata var. Bence içlerinde en önemlisi, gerek yazılı ve sözlü edebiyat, gerekse televizyon ve bilgisayar aracılığıyla çocuğu şiddetle çok erken tanıştıran kurgular... Burada “şiddet” derken, ölüm, cinayet, kavga gibi yaşamın içinde yer alan ve hayatın bir parçası olan olgulardan söz etmiyorum. Şiddet, bu olguların kendisinde değil, çocuğa aktarılış biçimindedir. Bir metinde “vuruldu ve öldü” denmesi ile, vurulurken yaşadığı korkunun betimlenmesi, vurulduğu andaki vücut reflekslerinin anlatımı, vurulmanın ardından can çekişmesinin inceden inceye aktarılması, parçalanan uzuvlarının nerelere fırladığının gözler önüne serilmesi, akan kanların nereleri nasıl boyadığının uzun uzun açıklanması, çocuk okurun yüreğinde aynı sıradan etkiyi yaratabilir mi? Bu tür metinler yazmaktan hoşlananlar, neden yetişkinler için eser vermek yerine ille çocuklara yazmak isterler, bunu hiç anlayamıyorum.

Bir kitaba eleştirel gözle baktığımızda - ister çocuk kitabı, ister yetişkinler için yazılmış bir kitap olsun - özde elbette aynı özellikleri inceleriz. Dil, kurgu, içerik (tema)... Ancak bence çocuk kitapları, biraz daha derin bir inceleme gerektiriyor;  metnin edebi değerinin yanısıra, pedagojik değerinin de araştırılması kaçınılmazdır.
Korkum, söylediklerimin tekdüze bir anlayışla algılanarak, ya da maksatlı olarak, yanlış sonuçlara götürülmesi. Bu nedenle, çocuk kitaplarında sözünü ettiğim pedagojik değerlerin “eğitsel ve didaktik” bir tavır olmadığını, çocuk kitaplarını asla pedagogların denetlemesi gerektiği gibi bir imada bulunmadığımı üzerine basarak belirtmek isterim. Bu büyük bir hata olur. Pedagojik formasyon yazarın içinde yoksa, dışardan müdahale ile ya da yardımla çocuk kitabı yazılmaz. Böyle örnekler yok değil. Kitaba bakıyorsunuz, içinde her şey var, olmayan yalnızca “ruh”!   O ruh, yazarlık ruhudur!


 

“Keloğlan” “Action Man”e direnebilir mi?

Dilerim direnemez! Keloğlan masallarıyla çocuklarımıza anlatılan kavramların üzerinde biraz düşünecek olursanız, neden böyle söylediğimi anlayabilirsiniz!

Burada, birçok Keloğlan masalından herhangi bir tanesini örnek olarak almak istiyorum: Keloğlan ile Kargası adlı masalda Keloğlan, geceyi geçirmek için kapısını çaldığı ve konuk olduğu evi soyup soğana çevirir ve kaçar.  Sonra yolda rastladığı çobanı kandırıp giysilerini ve sürüsünü alır.  Köylüler, evlerini soyan Keloğlan’ı aramak üzere peşine düşerler. Çobanı Keloğlan’ın giysileriyle görünce, onu Keloğlan sanırlar ve dereye atarak öldürürler. Ama Keloğlan’ı ertesi sabah sürüsüyle birlikte köyde görünce şaşıp kalırlar. Keloğlan, sürüyü derede bulduğunu anlatarak köy halkını kandırır ve zengin olmak için onlara da dereye atlamalarını öğütler. Köylüler derede boğulup gidince Keloğlan arkalarından güler ve böylece, masalın sonunda sürü sahibi ağa olur. Birçok Keloğlan masalında olduğu gibi, bu masalda da, "kurnazlık" bir erdem gibi sunulur çocuklara... "Akıl" ile aynı kefeye konur. Yeterince kurnaz olamayanlara, “akılsız” gözüyle bakılır. İçinde sahtekarlığı, artniyeti, kötülüğü barındıran "kurnazlık", çocuklarımıza özendilir. Üstelik dikkat edin, Keloğlan kurnazlığını yalnızca hırsızlık, dolandırıcılık ya da yalancılıkta değil, adam öldürmekte de kullanarak, mutlu sona ulaşır.(3)

Bence Action Man, çocukların belleğine yerleştirilen bu kavramların karanlığı yanında, sabah esintisiyle uçuşan renkli bir bahar kelebeği gibi kalır.
Adil olmam gerekirse, ne masallar iyidir, çizgi filmler kötüdür diyebilirim ne de aksini savunabilirim. Çünkü her iki cephede de, iyiler ve kötüler var. Bunların ayıklanması gerek, o kadar!

Gerçek dünyadan, günümüz koşullarından tamamen kopuk, günümüz çocuklarının neredeyse hiç görmedikleri ve tanımadıkları yaratıklarla dolu olan masallar...

Masallardaki Anka Kuşu, tek gözlü canavar ve yedi başlı ejderhadan ya da devler, perilerden söz ediliyorsa eğer, bence masalları ilginç kılan zaten onların gerçek dışı yaratıklar olmasıdır. Bu yaratıklar ürkütücü olmadığı, vahşet sunmadığı sürece, masallarda yer alması, masalı eğlenceli hale getiren, kurguya sürpriz katan öğelerdir. Masalı masal kılan onların varlığıdır. Hayatı kolaylaştıran, olanaksızı olanaklı hale getiren sevinçlerdir onlar; hayatın güçlükleri karşısında direnebileceğimizi ve en zor durumda bile bir çıkar yol bulabileceğimizin umudunu yansıtan ışıklardır. 

Önemli olan, bu gerçek dışı öğelerin nasıl kullanıldığı, çocuklara nasıl aktarıldığı...
Bırakın gerçek dışı yaratıkları, tanıdığımız, bildiğimiz gerçek canlıların bile masal örtüsünde nasıl anlatıldığı çok büyük önem taşır. Dünyanın doğasında şiddet de var, vahşet de, bu doğrudur. Kurt kuzuyu elbette yiyecektir, arslan da geyiği. Bunu çocuklarımızdan gizleyecek değiliz. Ancak, bunu masallarda çocuklarımıza nasıl aktarıyoruz, işte önemli olan budur. Çünkü asıl korkutucu olan ve çocukların yüreklerinde yıllarca unutamayacakları izler bırakan, bu sahnelerdir.

Masallarda hayvanlar, insan gibi gülerler, konuşurlar, düşünürler. Hayvanlara insan özelliği verilmekle kalmayıp, bu hayvanlara “teyze” “amca” “kardeş” gibi insan sıfatları da eklenir. Böylece, zaten hayvanları gerçek dünyada da kendisine çok yakın bulan ve onları seven çocukların, bu masalları dinlerken bu hayvanlarla kolayca özdeşleşebilmesi sağlanır.

Ardından, masaldaki tilki,"Kurdun bacağını kırsınlar, eklemlerini çıkarsınlar ve hayvanlar kralına yedirsinler," dediğinde, ya da "Kaplan kurdun üzerine atladı ve arka bacağını kırdı. Kurttan oluk oluk kan akmaya başladı. Bacakları tamamen kızıla boyandı ve acı bir ulumayla hayvanların yanından uzaklaştı,"  "Tilkiyi lokma lokma parçalamış, sonra da dokuz köyün ardında kaybolup gitmiş," "Avcı tilkiye tüfeğiyle ateş etmiş, tam ağzından vurup öldürmüş," diye okuduğumuzda, bu şiddet tanımlamalarının masalı dinleyen çocukların üzerinde  nasıl bir iz bırakacağını ve bunun ağır sonuçlarını, gözardı etmiş olmuyor muyuz? (4)

Günümüz koşullarına uyarlanmış masallar: (Geleneksel masalların günümüze uyarlanması)

Pertev Naili Boratav, Türk masalı üzerine yaptığı araştırma yazısında, zaten masalların çağdan çağa şekil değiştirdiğini söylüyor: “... masal kitapları, bir tek yazarın, veya bir tek ‘derleyici’nin belli bir tarihte meydana getirdiği, hiç değişmeden oldukları gibi kalmış, bir dilden öbürüne geçerken yazarın kişiliğine saygı gösterilerek değiştirilmeden çevrilmiş eserler değildir.”  diyor. Zaman, yer ve dil değiştikçe masalların da değiştiği, her yeni ‘derleyici ve düzenleyici’nin kendi zevkine ve çevresinin zevklerine göre yeni hikâyeler yaratıldığı ifade ediliyor. (5)

Ben, masalların doğduğu günden bu yana sürekli şekil değiştirmiş olmasına bir şey demiyorum ama itirazım, bu tür masallar üzerinde küçük oynamalar yaparak, yani mum yerine gaz lambası, inek yerine kuzu, papatya yerine menekşe tarzından özü değiştirmeyen ayrıntılarda değişiklik yaparak, masalın artık “özgün” bir masal olduğuna kendisini de inandıran ve kitabın üzerine adını “yazar” olarak yazdıranlara... Örnek isterseniz, piyasada inanamayacağınız kadar çok var! “Derleyici” “uyarlayıcı” ya da “hazırlayan” olmak, “yazar” olmaktan daha önemsiz değildir ki! Gerçek bir yazar, başarılı bir derleyiciliğin, uyarlayıcılığın, hazırlayıcılığın ya da çevirinin önemini kavrayan ve bu konuda özveriyle çalışanlara şapka çıkarabilen kişidir!

Yüzyıllar önce sözlü olarak anlatılmaya başlanmış olan bir masalı, bazı ufak değişiklikler,  ya da birkaç yeni yorumla karşınızda bulduğunuzda, eğer masalın orijinalini bilmiyorsanız ve kaynağa dair kitapta hiçbir ipucu verilmemişse, bu masalın eski mi yeni mi olduğunu ayırdedemez hale geliyorsunuz. Geleneksel masalları sahiplenip yok etmeye yönelik bu tür yaklaşımlara izin verilmemesi ve aracı da olunmaması gerektiğini düşünüyorum.

 

Geleneksel (klâsik) masallar, tarihten günümüze bir birikim ve aktarımın sonucu olarak ulaşmıştır. Geleneksel masalların yapısal ve biçimsel özelliklerine dayandırılarak yazılan, bir anlamda yapay “çağdaş masallar” aynı bakış açısıyla değerlendirilebilir mi?

Asla! Değerlendirilmemeli. Bu, her iki tarafa da haksızlık olur!

Bugünün değerleriyle yazılmış olan masallar, gerçekten çocuklar gözetilerek yazılmış olan masallardır. Başarılı olup olmadığının değerlendirmesi ayrıdır, ancak çocuklar için yazıldığı kesindir.

Geleneksel ya da klâsik olarak tanımlanan ve dilden dile çağdan çağa aktarılarak, yazılı edebiyatın olmadığı dönemlerden günümüze kadar taşınan masalların edebiyat tarihinde yeri, hiç kuşkusuz çok önemlidir. Masallar, yüzyıllarca yaşamış yaşlı bir ağaç gibidir; gövdesindeki halkalar, geçmişe ait çok şeyi söyler. Ancak, günümüz değerleri içinde masallara tekrar baktığımızda, şaşırtıcı bir durumla karşı karşıya kalıyoruz.  Halkın ağızdan ağıza yaydığı bu masalların - hele o çağlarda çocukların bir birey olarak asla önemsenmediği de düşünülürse - çocuklar için değil, büyükler için anlatıldığı bir gerçektir. Bu yüzden birçoğunun ortaya koyduğu kavramlar, bugünün çocuk gerçeğine çok aykırıdır.
Nedense, uzunca yıllardır bu gerçek gözardı ediliyor.

İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü J.R.R. Tolkien, özellikle Avrupa kaynaklı masalları araştırdığı "Peri Masalları Üzerine" adlı kitabında, "Aslında çocuklarla peri masalları arasında bir bağ kurulması evcil tarihimizin bir kazasıdır,”  diyor. Peri masallarının, aslında yetişkinler istemediği için ve yanlış kullanılmasına aldırmadığı için modern okur yazar dünyada, tıpkı külüstür ya da eski moda eşyaların oyun odasına atılması gibi, çocuklara ‘ninni’ olmaya terk edildiğini ileri sürüyor. (6)

Belki bu görüş masalların tümü için ele alındığında, ağır bir eleştiri olarak görülebilir, çünkü aralarında bugünün çocuğuna çok yakın masallar da var. Ancak pedagojik hiçbir değer gözetilmeksizin çocuk kitabına dönüştürülmüş, birçoğu savaş toplumlarının “öldür, malını gasp et, mutlu ol” mantığını günümüz çocuğuna aktaran masallar için, çocukların psikolojik sağlıkları yerinde birer birey olarak yetişmesi konusuna yüzelsey değil, yürekten değer veren bir yazar olarak ben, çok daha ağırını söyleyebilirim!

Klâsik masallarda şiddet ve çocukların duygu dünyalarında olumsuz etkiler yapabilecek öğeler...

Önce, biz yetişkinlerin farkına bile varmadığımız, ancak çok küçük yaştaki çocuklar için yarardan çok zarar veren ve duygu dünyalarında olumsuz izler bırakan, hepimizin çok iyi bildiği bir masaldan söz edeyim:  Kırmızı Şapkalı Kız. Bir yetişkinin ağzından canlı bir örnek:"Yeğenim bu masalı çok seviyor ve her seferinde bana ille de bu masalı okutuyor. Ama, kurdun tam da 'Anneanne, senin ağzın neden o kadar kocaman...’ dediği satırlara gelince, üzerime atlayıp ağzımı eliyle kapatıyor, 'Tamam hala tamam, gerisini okuma!' diye ağlamaya başlıyor."  Yeğeninin bu garip davranışına bir türlü anlam veremeyen hala, masalı tekrar tekrar okutan ısrarcı yeğeninin duygularını, “masalı çok sevdiği” şeklinde yorumluyor. Oysa küçük kız, masalın sonunun değişmesi umudunu ısrarla koruyor olmalı ki, tekrar tekrar okutuyor; ama ne yazık ki masal hep aynı!


 

15. sayınızda yayımlanan “Klasik Masallar ve Çocuklar” adlı yazımda (7), “Hansel ve Gratel” masalı ile “Küçük Claus” adlı masallara, bilinçli annelerden gelen tepkileri yansıtmıştım.  “Hansel ve Gratel” masalını ikibuçuk yaşındaki oğluna okuyan anne, cadının fırında nasıl yakıldığının, onun yanarken nasıl yanmış et kokusu çıkardığının anlatıldığı vahşet sahnelerinden söz ediyordu. Oğlunun masaldan çıkardığı ders, kötü birini öldürüp malını alabileceğiniz ve çok paranız varsa sizi ıssız bir ormanda terk eden üvey anneniz ve buna izin veren babanızla bile mutlu, mesut yaşayabileceğiniz idi.

“Küçük Claus” masalı ise, yüksek dozda yalancılık, yaşlılara zülum, cinayet, vahşet, hırs ve intikam nedeniyle, bu masalı dört yaşındaki kızına okuyan annenin tepkisini çekmişti: “Okuduğum adeta bir gerilim kitabıydı. İçinde defalarca ölümden, öldürmekten, boğmaktan, şeytandan, cesetten, büyücüden söz ediliyor. Yaşlı ninesinin kafasını baltayla koparan ve bir kese paraya ölüsünü başkalarına satan tipler...  Bu nasıl çocuk kitabıdır böyle?”

Çocuklarımızı, masalların büyüleyici hayal gücünün etkisi altına alarak, onlara dünyayı tanıtmak, hayatı anlatmak isterken, kötülüğe kötülükle, şiddete şiddetle karşılık vermeyi; yoksulluktan, ancak sahtekârlık ve dolandırıcılıkla kurtulunabileceğini öğretiyor; kısa yoldan köşe dönmenin erdemlerinden söz ediyoruz. (8)

Masallarda kadın kimliğinin “karı”, “üvey anne”, “cadı” olarak adlandırılması, üvey annelerin sürekli kötüyü temsil etmesi...

Kadınlar, masallarda bazen bir alışveriş malzemesi, bazen kötülüğün ve şiddetin kaynağı olarak ortaya çıkıyor. Anne sevgisine, anne duyarlılığına ve şefkatine en ihtiyaç duydukları yaşlarda çocukların karşısına çıkan bu kadın tipleri, çocuğun hayalindeki anne kimliğine ve bu imajın uzantısı olarak ilerde dişil cinsiyete yansıyacak olan sevgiyi ve saygıyı kökten sarsacak nitelikte.

“Üç Yalan” adlı masaldaki padişah, üç yalan söyleyecek kişiye, kızını armağan edeceğini ilan eder. Karşısına yoksul mu yoksul üstelik kel bir damat adayı çıkar. Damat adayı: “Öyle bir yalan söylemeliyim ki, padişah kızını bana vermek zorunda kalsın. Ya da hazineden yüklüce altın vermek zorunda kalsın.” (9) Bir padişah kızının bile söz hakkının olmadığına, kadın değerinin “ya kız ya altın farketmez” anlayışıyla ölçülebildiğine bakılacak olursa, masallardaki damat adaylarının niteliksizliğini de doğal karşılamak gerek.

Aslı bir Kıbrıs masalı olan,  Çengili Kalenin Mendilli Güzeli masalında bir kadın, gündüz kaleye aldığı erkekleri öldürüp kanlarını içer,  gece olunca da aşıkları ile gönül eğlendirir. Masaldaki küçük kardeş hançeri ile bu kadının boynunu keserek öldürür ve mallarını, eşyalarını alarak evine döner. Bu masaldaki kadın, erkeklere uyguladığı şiddete karşılık şiddetle cezalandırılır. Küçük kardeşin kadını öldürdükten sonra mallarını gasp ederek evine dönmesi de doğal karşılanır (10). Çocuklar için yayımlanan bu kitabın ve böyle bir konunun çocuklara uygun olduğunu nasıl söyleyebiliriz?

Masal kahramanları, yaptıkları iyilikler karşılığında,  sandık dolusu hazineler, kese kese altınların yanısıra, mutlaka armağan bir kız alırlar.  Üstelik bu kahramanlar genellikle, bıyıkları bile terlememiş 14-16 yaş arası gençlerdir. Zümrüdanka Kuşu adlı kitaptan bir alıntı:"Büyük veziroğlu! İlk çıkan kırmızı giysili kız senin kısmetin. Ortanca veziroğlu! İkinci çıkan sarı giysili kız da senin kısmetindir. Üçüncü yeşil giysili kız benimdir.”  Görüldüğü üzere, masaldaki kızlar, parmak hesabıyla paylaşılıverir. (11)

Kadınları parmak hesabıyla ya da ödül olarak alan gençlerin, eşlerine nasıl davrandığını ve böylece masalları okuyan ya da dinleyen çocuklara nasıl örnek olduğunu da Yeşil Kuş adlı masaldaki örnekle göstermek mümkün: Masalda, zengin bir adamın oğluyla padişahın kızı evlenirler. Evlendikleri gece, "Kocası eline geçirdiği bir sopa ile üzerine doğru geliyormuş. Kendisini korumak için odanın bir köşesine kaçmışsa da, delikanlı hemen arkasından yetişerek onu yakalamış, dövmeye başlamış. Tam kırk sopa vurarak zavallı kızı âdeta hasta etmiş. Bir gün böyle, iki gün böyle. Kırk gündür kız kocasından her gün kırk sopa yiyormuş."(12)

Dünya Güzeli masalında, kadına uygulanan şiddeti ve buna karşılık kadının tavrını görüyoruz : "Şehzade, gül çubuğunu kesiyor. Bakıyor ki sırma saçlı Dünya Güzeli, ay parçası gibi oturmuş gergef işliyor. Usulcacık yaklaşıyor şehzade, saçlarından yakaladığı gibi gül çubuğu ile dövmeye başlıyor." Dünya Güzeli'nin bu şiddet uygulamasına tepkisi ise gerçekten çok şaşırtıcı: Dünya Güzeli, şöyle der:"Yeter delikanlı. Canım sana feda olsun. Ben de senin gibi bir yiğit bekliyordum.”  (13)  Bu masalla çcuklara verilmek istenen ileti, kadınların dayak yemekten hoşlandığı ve dayakla yola getirilebileceği olmasın sakın?

Öte yanda, şiddete maruz kalan masal kadınları, hınçlarını kendilerinden zayıf olan çocuklardan çıkarırlar. Üvey çocuklarını yemeye kalkışırlar, büyü yaparak başka bir yaratığa çevirirler, öldürmeleri için adamlarını yollarlar, eziyet eder, evden kovar, ölümle tehdit ederler...

Bu masallardaki kötü kadın tipinin geçmişte hangi düşüncelerle yaratılmış olduğunu ben bilemem, ama günümüzde de bu tür masalların üç-dört yaşındaki çocuklara okunmasının ve hâlâ bu tür masalların yazılıyor olmasının nedeninin, çocukları korku ile sindirmeye yönelik olduğunu düşünüyorum. 

Keloğlan Masalları’ndaki “tembel”, “kurnaz” “korkak” “yalancı” kahramanın, bir çocuğun davranışlarında etkisi...

Bu konuya hiç değinmeyeceğinizden korkuyordum! “Keloğlan” tiplemesi, edebiyat tarihimize malolmuş bir tip. Kimse onu eleştirmenizi istemez. Bu masallar günümüzde de yetişkinlere sunuluyor olsa, yemin ederim sesimi bile çıkarmayacağım. Ama bir teki bile ayıklanmadan, tümü çocuklara yönlendiriliyor. Üstelik çok bol sayıda, eskilerin hatalarını tekrarlayan yenileri de yazılıyor.


 

Keloğlan ile Kırk Haramiler masalındaki Keloğlan’ın ruh halini anlatan satırlar: "Günler geçtikçe canı sıkılmaya başladı. Sırt üstü yatarak yağ bal yemekten bıkmıştı. Keloğlan'a oyunsuz, düzensiz, çekişmesiz yaşamak zor geldi. Kel kafasını kaşıdı, şöyle bir düşündü. Derken, aklına bir kurnazlık geldi." Rahat ve huzurlu yaşamdan sıkılan, hep birilerini dolandırarak eğlenmekten hoşlanan Keloğlan’ın, çocuklarına ya da öğrencilerine örnek olmasını isteyecek anne-baba ve öğretmenler var mıdır?  (14)

Ve işte, tüylerimi diken diken eden ve beni günlerce uykusuz bırakan bir başka Keloğlan masalı... (9) “Keloğlan ve Ak Ülke” adlı masalda, güzel kadınlara düşkün bir padişah vardır Bu padişah, ülkesindeki bütün güzel kadınların ailelerini öldürtüp, “kadını odasına alırmış”. Keloğlan halkı padişaha karşı ayaklandırır. Halk, padişaha saldırır ve "üzerine çullanmaya, Keloğlan'a yardım etmeye başlamışlar. Onlar da ısırıp kemirmişler..." Isırıp kemirmeyle de kalsalar iyi! Devamı şöyle: "Keloğlan ve delirmiş kalabalık padişahı parça parça etmişler. Her parçasını sarayın penceresinden aşağıya atmışlar. Köpekler doyasıya yemişler." Yüzyıllar önce bu davranış “kahramanlık” olarak tanımlanabilir, ancak 21. yüzyılda buna “linç” adı veriliyor ve suçlular cezalandırılıyor!

Aynı kitabın “Kırk Odalı Saray” masalındaki padişah da rastlantıya bakın ki, ilk masalda olduğu gibi kadın peşindedir: "Ülkenin neresinde güzel bir kadın, güzel bir kız varsa getirtirmiş. Hepsini de karı yaparmış."  Padişahın üç oğlundan ikisi, kötü yürekli yaşlı adam tarafından, balta ile enselerinden vurulup "kafası koparılaraktan" öldürülür. Daha sonra bu kötü adam baltayla öldürülür. Sonrası mı?  Ölen adam canlanır ve padişahın baygın yatan kızına tecavüz eder. Bu şöyle anlatılır: "Baygın kızın ırzını lekelemiş."  Kız ayılınca da, "Bunu ağabeyine söylersen gebe kalırsın," diyerek korkutur. Böylece her gün "onun koynuna giriyormuş. Kız memnun değilmiş ama yapabileceği birşey de yokmuş." Sonunda Padişah kızı, kendisine sürekli tecavüz eden bu hortlaktan gebe kalır. Çocuğu olacağı için ondan hoşlanmaya da başlar ve evlenirler! Çocuk doğar doğmaz büyür ve anne ile kötü yürekli babasını öldürme planları yapmaya başlar. Anne ile baba da oğullarını öldürme peşindedir. Arada öldürülecek bir de dayı vardır! Ölüm planları yapan bu yakın akrabalardan baba, anneye der ki, "Ben onları öldüremem de onlar beni öldürürlerse, kafamı getir, ocakta tütsüle. Kıtır kıtır sertleştir. Sonra da havanda döv, aynı karabiber gibi yap. Karabiberliğe koy."  Masalın sonunda çocuk, anne ve babasını öldürür. Çeşme başındaki kızlar aralarında, “Ne iyi etti de kötü yürekli anasını öldürdü,”  diye konuşarak,  çocuğu ülkelerinin kurtarıcısı olarak ilan ederler. (15)

Böyle bir masalın çocuklara iletisi ne olabilir diye gelin birlikte düşünelim... Zengin olanların kadına düşkün olacağı, zengin ve kadın düşkünü olanların öldürülebileceği, tecavüze uğrayan bir kızın susması gerektiği, konuşursa gebe kalabileceği, ölen insanların canlanabileceği, aramızda hortlakların dolaşıp uyurken bizlere tecavüz edebileceği, bize tecavüz edenlerden hoşlanabileceğimiz, akrabaların birbirini  öldürebileceği, ocakta pişirilen insan kafasının kıtır kıtır sertleşeceği, kullandığımız karabiberin insan kafasının tozları olabileceği, kötü yürekli olduğu düşünülen annelerin öldürülebileceği, genç kızların annesini öldüren yakışıklı gençleri kahraman olarak görebileceği... Daha neler neler...

Keloğlan masallarıyla çocuklara iletilen yanlış mesajlara dikkati çeken yazarlarımızdan biri de Gülsüm Cengiz’dir. Bir köşe yazısında şöyle der: “Keloğlan, yalnız birtakım kurnazlıklarla zengin olmak isteyen, salt köşe dönücü bir tip değildir; şantajcı, dolandırıcı ve katildir. Bütün bunlara neden ise, zengin olup sınıf atlama isteğidir.”  Keloğlan masallarının sonunun mutlu bitmesini ise bakın nasıl yorumluyor: “Bunun altında, ‘Eğer Keloğlan’ın yaptıklarını yaparsanız, siz de kurtulabilirsiniz, zengin olabilirsiniz’ gizli iletisi yatmaktadır.” (16)

Türk masal yazarlarının dünya masal yazınında yer almamalarını, bir başka deyişle tanınmamalarını neye bağlıyorsunuz? Bu yönde çalışmalarınız ve önerileriniz var mı?

Bence burada sorun çağdaş Türk masallarının niteliği değil, fırsatlardan yararlandırılmamasıdır. Bunu da, toplumumuzda her alanda yaygın olarak karşımıza çıkan, “Keloğlan” tipine bağlıyorum.

Çevrenize dikkatlice bakarsanız, her yerde bir Keloğlan görürsünüz. Keloğlanlar fırsatlara açılan kapıların başında otururlar ve kendisinden  başka kimse yararlanamasın diye kapıyı asla açmazlar. Keloğlanlar hep birilerinin önünde durur, yolu kaparlar. Başkalarına yol verir de ilerlemesine neden olur, kendisi geride kalır korkusu sinmiştir her yanlarına. Ne zaman ki bu kişisel hesaplardan kurtulur, toplumsal  hesaplara girebiliriz, işte o zaman ilerlemeye başlarız. Gelişmeyi engelleyen, insanların yüreklerindeki kıskançlık, haset ve hırstır. Oysa ilerleyen toplum, tüm bireylerini de zaten beraberinde sürükler, bence göz ardı edilen budur.

Yurt dışından gelmiş talep yazıları, yanıt verme süresi aşılana kadar masalarda bekletilir, ya da Türkiye’den yazar adı sorulduğunda, sanki ülkede deneyimli, iyi yazarlar yokmuş gibi henüz kitabı bile basılmamış ya da bir-iki kitabı olan yazar isimleri verilerek, konunun geçiştirilmesi sağlanır. Yazarlarla ilgili sorulara ise, “o artık kitap yazmıyor”ya da “nerede olduğu bilinmiyor” gibi yanıtlar verilerek, yazarın kendi dünyasının dışına çıkabilmesi engellenir. Bir başkasının yararına olabilecek bir talep o kişiye ulaştırıldığında, ona olabildiğince kısa bir süre bırakılır. Böylece iyi bir hazırlık yapılabilmesi, hatta yanıt verebilmesi bile engellenebilmiş olur.

Bunlar Keloğlan mantığının yetişkinler dünyasına ait icatlarıdır.

Benim bu yönde çalışmalarım var elbette. Keloğlanların öksesine takılmadan, kendi kararlarımı vererek ve sağduyuma güvenerek çalışırım, bu yüzden yol alabildiğimin farkındayım. Üstelik çevremde, bana her zaman çok yardımcı olan iş arkadaşlarım, destek veren yazar dostlarım vardır. El birliği ile çok şey yapılabiliyor. Birkaç yıldır yazar, çizer, yayıncı, çevirmen adlarını ve adreslerini arşivliyorum. Yayıncı arayanlar mı dersiniz, yazar arayanlar mı, kitabını, afişini, reklam broşürlerini resimletmek isteyenler mi... Bu kişiler bana ulaştığında onlara uygun bilgileri derhal gönderiyorum. Yurt dışı ile de birkaç bağlantım var. Türkiye’de yayımlanan kitaplardan örnekler gönderiyorum; kimi kütüphanelere giriyor, kimi yurt dışındaki dergilerde tanıtılıyor. Türkiye’de çocuk kitaplarıyla ilgili gelişmeleri ve yapılan çalışmaları da İngilizce’ye çevirip, ilgilenen kuruluşlara, dergilere gönderiyorum. İçimizden birkaçının sıyrılıp yurt dışına açılabilmesi ve ülkemizin de dünya edebiyatında yerini alabilmesi için birbirimizi yemek yerine desteklememiz gerektiğine inanıyorum. Tek çözüm budur.

Ayrıca, uzun bir süredir, WIU’de (Washinton International University) “eğitim” dalında üniversite ve master programına girdim. Bunca işimin arasında bir de “eğitim ve eğitim psikolojisi” konusunda kendimi eğitmeye çalışmam, bu konudaki son gelişmeleri ve önemli bilgileri, bundan yararlanabilecek insanlarla paylaşmak içindir.

Cumhuriyet Gazetesi’nin Kitap Eki’nde hazırladığımız “Çocuklar İçin Kitaplar” sayfası için her gün hiç aksatmadan çocuk kitabı okuyorum. Elimde her zaman bir torba, içi kitap dolu... Şöyle elimi kolumu sallayarak dolaştığımı göremesiniz. Tek amacım, iyi kitapları öne çıkararak çocukların ellerine ulaşmasını, böylece ruh sağlığı yerinde bireyler olarak yetişmelerini sağlamak.

Ana babalar çocuklarına masal kitabı seçerken nasıl bir yol izlemeliler...

Bu çok yönlü ve çok uzun bir konu.  Öncelikle, kendisine kitap alınacak olan çocuğun hangi yaşta olduğu çok önemlidir. Bir de, okumayı seven bir çocuk mudur, yoksa kitapla yeni mi tanışacaktır; doğru kitap önerisinde bu da çok önemli bir unsurdur.

Dikkat ederseniz, hep çocukların “okumayı” sevip sevmemesinden söz edilir. İşte işin sırrı da burada zaten! Siz hiç kitap “dinlemeyi” sevmeyen bir çocuk duydunuz mu?

Çocuklar, okumayı öğrenmeden önce kitapla tanıştırılırsa, kitabı severler. Kitap dinleme, anne ya da baba ile birebir paylaşılan en güzel saatlerdir, hangi çocuk buna hayır diyebilir? Gelgelelim, okumayı öğrenir öğrenmez, “Haydı bakalım artık kendin oku!” diyerek kitabıyla başbaşa bırakılan çocuk, kitabı, anne ve babasından onu ayıran bir düşman olarak görmeye başlar ve “okumayı sevmeyen” bir çocuk olarak çıkar karşımıza... Oysa çocuklarımıza her yaşta kitap okuyabiliriz, okumalıyız!

Kitap seçimine gelince... Anne baba, öncelikle çocuğunu tanımalı; hangi konulardan hoşlanacağını bilmeli ve onun sevebileceği türden kitaplar almalı. Ucuz kitabın,  ucuzluğundan başka bir çekiciliği yoktur. Yekişkinleri cezbeden bu çekicilik, çocuğa iticilik olarak yansır.  Bir kilo şeftali alıp ortaya koyun ve çocuğunuza bir tanesini seçmesini söyleyin. Hiçbir çocuk gidip çürük olanı, ezilmişi, kabuğu pörsümüşü seçmez. Bütün çocuklar - genlerinde mi vardır bilinmez - her şeyin en güzelini bir bakışta ayırdederler.

Böylesine seçici olan çocukları, kâğıt kalitesi, resimleri, baskısı kötü kitaplarla kandırmaya kalkışırsak, kötüye kabullenmeye zorlanan çocuğun, estetik zevkini yitirmesine neden oluruz. Çevremiz, zaten estetikten yoksun sürüyle yetişkin doluyken, çocuklarımızın estetik değerlerini korumaları için özen göstermeliyiz.

Öte yandan, görsel olarak mükemmel görünen kitapların içeriğinin çocuklarımıza uygun olup olmadığını saptamaya gelince... Bunun en kestirme yolu, yetişkinlerin de çocuk kitaplarını okumasıdır.

Bir yetişkinin, sıkıcı bir kitabı çocuğuna okurken iyi vakit geçirdiği söylenemez elbette.  Eğer çocuk, yetişkinin okurken sıkıldığı o kitabı sabırla dinliyorsa, bunun nedenini çocuğun o öyküyü ya da masalı çok beğenmiş olmasında değil, kitabı ona okuyan kişinin sesini, sevgisini ve yakınlığını yitirmek istememesinde aramak gerekir. Çünkü iyi bir çocuk kitabı, hem yetişkinin okurken zevk duyacağı, hem çocuğun dinlemekten hoşlanacağı bir kitaptır ve içeriğinde her iki tarafın da seveceği özellikler barındırır.


 

Bu konuda söylenecek gerçekten çok şey var. En doğrusu, kitap seçiminin  her çocuğun özgün durumu göz önüne alınarak (yaşı, kitap alışkanlığı, beğenileri vb.) yapılması. Kitap seçimi, eczaneden ilaç almaya benzer. Doğru ilaç çabuk iyileştirir, yanlış ilaç olumsuz sonuçlar doğurur. Ben neredeyse bütün yazarların kitaplarından okuduğum için, hangi yazarların çok iyi çocuk kitabı yazdıklarını biliyorum. Ancak burada isim vermeyi doğru bulmuyorum, çünkü ayrımcılık yaptığım düşünülebilir.  İyi bir çocuk kitabı arayanlar bu kitaplara zaten kolayca ulaşabilir. Önemli olan bu konuya önem vermek. Üstelik, “Arput piş ağzına düş” olursa bazen düşen çürük bir armut olabilir! 

Başka şeyler...

Dikkat ederseniz ben yanıtlarımda ağırlıklı olarak masallarda “şiddet” konusunu hedef aldım. Şiddetin yanısıra, kurnazlığın ve sahtekarlığın çocuklara erdem olarak sunulduğuna,  kadınların erkek başarılarına ödül kimliğiyle tanıtıldığına ve kadın imajının hatalı olarak verildiğine dikkat çekmek istedim. Ancak, masallarda, öykülerde, kısacası çocuk kitaplarında eleştirilecek konuların yalnızca bunlarla sınırlı olduğu sanılmasın sakın. Dini ya da siyasi görüşleri korku ve baskı yöntemleriyle çocuklara ileten, hayal gücünü kanıtlama çabası içinde mantık silsilesinden uzaklaşıp yolunu şaşıran ya da kötü bir Türkçe ile yazılan, bu yüzden onları okuyan çocukların dillerinin bozulmasına neden olan kitaplar da var...

Geleneksel  (klâsik) masalların ve geleneksel masal formunda yazılmakta olan yeni masalların elden geçirilerek, dilinin, kurgusunun, ilettiği kavramların çocuklara uygunluğu tartışıldığında, bütün bu sorunların giderilebiliceği inancındayım. Konunun önemini kavrarsak, bunu el birliğiyle başarabiliriz.

İyi örnekler, iyi sonuçlar doğurur...

 

Kaynakça:

  1. Çağdaş Çocuk Yazını, Selahattin Dilidüzgün, Yapı Kredi Yayınları        
  2. “Sevgili Masallara Ciddi Bir Bakış”, Aytül Akal, I. Ulusal Çocuk Kitapları sempozyumu
  3.  Evvel Zaman İçinde, Türk Masalları Dizisi, Hazırlayan Mümtaz Güleryüz, Nehir Yayınları,
  4. Falcı Hoço'nun Masalı, Hazırlayan: Fahrettin Çiloğlu, Sinatle Yayınları,)
  5. Az Gittik Uz Gittik, Pertev Naili Boratav,
  6. Peri Masalları Üzerine, Prof. J.R.R. Tolkien, Altıkırkbeş Yayınları,
  7. Ana Dili 15. sayı
  8. “Sevgili Masallara Ciddi Bir Bakış”, Aytül Akal, I. Ulusal Çocuk Kitapları sempozyumu
  9. Akıl ile Para, Tekin Yılmaz, Inkılâp Kitabevi
  10. Mendilli Güzel, Cuma Karataş, Gendaş Yayınları      
  11. Zümrüdanka Kuşu, Cemalettin E. Kavaklıgil, Bu Yayınevi
  12. Çocukları Uçuran Masallar, Hazırlayan Mümtüz Güleryüz, Türk Masalları Dizisi, Nehir Yayınları
  13. Çocukları Uçuran Masallar, Hazırlayan Mümtaz Güleryüz, Türk Masalları Dizisi, Nehir Yayınları
  14. Keloğlan'ın Tilkisi, Türk Masalları Dizisi, Mümtaz Güleryüz, Nehir Yayınları
  15. Keloğlan Ak Ülke, Duran Yılmaz, Yuva Yayınları
  16. “Keloğlanlar İşbaşında” Gülsüm Cengiz, Evrensel Kültür, 2 Şubat 2000

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.