En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

Çocuk ve Aile Dergisi 2001

Article Index
Çocuk ve Aile Dergisi 2001
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
All Pages

ÇOCUK ve AİLE Dergisi

(2001 Temmuz sayısı s.26-29)

 

Mor Çiçekli Bir Sarmaşık Gibi…

 

Neden çocuk kitapları yazmayı tercih ettiniz?

         Yeteneğimin çocuklar için yazmak olduğu keşfini kendi başıma yaptığımı söyleyerek övünebilmeyi çok isterdim, ancak kendiyle ilgili ayrıntıları fark etmekte çoğu kez gecikmiş bir insan olduğumu itiraf etmeliyim. Edebiyat alanında ‘çocuklara yazmak’ tercihini en başından bu yana, ben koymuş değilim. Benim tutkunu olduğum, yalnızca ‘yazmak’tı. Yazmak... Her türde yazabilirdim. Tek benden yazmam istensin...

         İzmir Amerikan Koleji’nden mezun olup İstanbul’a taşındığımda, ilk işim bir dergide çalışmaya başlamak oldu. Hani ‘ne iş olursa yaparım’ derler ya, ben de ‘ne verirseniz yazarım’ dercesine çok çeşitli yazılar yazdım: Röportaj, köşe yazısı, çeviri, moda yorumu, şiir, öykü, ev idaresi, yıldız falı...

         Çocuk kitapları yazmaya başlamam, kendi çocuklarımın doğumundan sonra oldu. Yani o güne kadar ben zaten yazıyordum ama, özellikle çocuklar için yazmam konusunda beni zorlayan, kendi çocuklarım oldu. O zamanlar küçük oğlum Alper iki buçuk yaşındaydı ve benden sürekli masal anlatmamı istiyordu. Ama hangi kitaba uzansam, hangisini okumaya kalkışsam, onu bir türlü memnun edemiyordum. Ağlıyor, zırlıyor, dinlememek için kulaklarını tıkıyordu. Birgün çaresizlik içinde sordum, “Hem masal anlat diyorsun, hem hiçbirini dinlemiyorsun. Peki sen hangi masalı istiyorsun? ” “Ben kertenkele masalı istiyorum!” diye yanıtladı. Onca masal bilirdim, içlerinde bir tane bile kertenkele masalı olduğunu hatırlamıyordum. Onu susturmak için oracıkta bir masal yaratmak zorunda kaldım: ‘Küçük Kertenkele’. Daha sonra diğer masallar çıktı birer birer ortaya.              

         Aslında neredeyse her masalın, yaratılma aşamasında kendine ait ilginç bir öyküsü vardır ki, inanın her biri kendi başına ayrı birer masal olabilir...

*Çocuk dilini nasıl bu kadar iyi biliyorsunuz?

         Aslında ‘dili’ iyi biliyorum ve iyi kullanıyorum, tek neden budur. Yoksa çocuk dili ve yetişkin dili diyerek, bilinçli bir ayırım yapmıyorum. Günlük dilimi kullanıyorum. Yazım hatası kalmaması ve dilin şiirini yakayıp yakayamamamış olduğumu kontrol etmek için basıma girmeden önce üç-beş kez değil, on-on beş değil, yüzlerce kez tekrar tekrar okuyorum.

         Sanıyorum, dili iyi kullanabilme özelliğimi, Howard Gaardner’in 83’te yayımladığı Çoklu Zekâ Teorisi’yle ortaya koyduğu yedi zekâdan özellikle ‘kişilerarası’ zekâyı kullanıyor olmama borçluyum. İsteğe bağlı bir seçim değil, kişiliğimin doğal bir özelliği olarak, kişilerarası iletişimde başarılı olduğumu düşünüyorum. Gelişmiş empati duygumun bir yansıması olarak, düşüncelerimle birlikte dilimin de karşımdaki insana göre doğal bir değişime uğradığını fark ediyorum. Hani bir çocukla konuşurken sesinizin tonu, mimikleriniz, sözcük seçiminiz, konuya bakış açınız, hatta yüz ifadeniz nasıl değişirse benim de yazarken karşı karşıya olduğum okur kitlesine göre yüz ifadem, yazımın tonu, sözcük seçimlerim de buna göre kendiliğinden değişiyor.

         Ancak bu, çocuklarla, ‘Aguu aguu, gala gala guuuu,’ türünde içeriksiz muhabbete dönüşen ciddiyetsiz bir değişim değildir elbette. Çocuklar ciddiye alınmayı, birey olarak kabul görmeyi hak ederler. Onları ciddiye almazsanız, onlar da sizi ciddiye almazlar; ister yazar olun, ister öğretmen, ya da anne-baba… Karşımda öyküyü ya da masalı paylaştığım okur, bir bakıma ‘ben’imdir. O yaştaki ben... Bu nedenle, o yaşın beklentilerini, ihtiyaçlarını çok iyi bilirim. Onları düş kırıklığına uğratmam.        

         Ben okurlarımla karşı karşıya olduğumda, kendimle karşı karşıyaymışım gibi hissederim ve büyük bir sorumluluk duyarım. Okurlarıma, kendime olduğum kadar içten ve dürüst olurum.

         Dilimdeki sade zenginlik sanırım bundandır.

         İçi dolu bir bohça gibidir sözcükler; bohçanın kenarlarını her açışta yeni renkler yansıtır, yeni ışıklar yakar okurun belleğinde, iç dünyasını zenginleştirir, yaşama bakış perspektifini genişletir. Yazarlığın anlamı budur.

         Bu güzel dili nasıl öğrendiğime gelince... İlkokul öğretmenime ve kolejdeki Türkçe öğretmenlerime gönül borcum vardır. Çünkü edebiyatı seven ve öğretmenliği tutkuyla yapan bu güzel insanlardır, bana dili öğreten.

Kitaplarınız daha çok hangi yaş grubuna hitap ediyor?

         Ben kendimi ‘masal yazarı’ olarak çerçeveleyip bir kenara koymuştum yıllar önce. Ama bir de baktım, çerçeveye falan aldırmamış, ergenlik dönemi için öyküler yazmışım. Derken ilkgençlik için serüven romanı... Yetişkinler için öyküler... Kendimi durduramadım. İçimden taşan coşkun sel, kime sesleniyorsa, onunla dost oldum.

         2-4 yaş için Ben Minicik Bir Bebektim adlı iki kitabım var. 57 masal kitabım, 3-10 yaş için... En Matrak Canavar Öyküleri serisi 5-9, Kızım/Oğlum serisi 8-14 yaşa sesleniyor. Süper Gazeteciler adlı serüven romanı 10-15 yaş gençler için. Beni Bırakma Hayat ve İki Ucu Yolculuk adlı öykü kitaplarım ise, yetişkinlere...

         Aralarda kalan birkaç yıllık boşluğu saymazsak (0-2) ve (15-18), sanırım her yaşa yazdım.

         Çocuk kitaplarımın bir özelliği de, gerek masalların, gerekse öykülerin, yalnız çocuklara değil, anne-babalara da seslenebilmesi. Okudukları kitaplarda karşılaştıkları kavramsal değerleri, yaşamı zenginleştiren derinlikleri çocuklar derhal farkediyor; onların beklentileriyle örtüşen bu kitapları anne ve babalarına da okutarak sözcüklerin ardındaki anlamı paylaşıyorlar. Okul öncesinde ise, kitapları zaten öğretmenler ve anne-babalar çocuklara okuduğundan, yaşamla sağlıklı iletişimi sağlamada kitapların yararını kendileri görebiliyorlar.


 

Okuyucu kitleniz hakkında ne tür gözlemleriniz var? Nasıl geribildirimler alıyorsunuz?

         Yaptığım işin en sevdiğim yanı bu. Kitaplarınızı okuyan insanlardan, en olmadık bir yerde bile bir geribildirim almanız mümkün. Hiç ummadığınız bir anda karşınıza çıkıyorlar ve kitaplarınızı okuduklarını söylüyorlar, teşekkürlerini iletiyorlar.

         Bir yuva müdürü arayıp, “Fasulye Motorlu Uçan Daire” adlı masal kitabının öğrencileri üzerinde mucizevi bir etkisi olduğunu ve o günü kadar yemek yemeyen çocukların bile artık sorun çıkarmadığını söylemişti. Bir keresinde de, İzmir’den bir okuldan aradılar teşekkür için. Anne babasının yatağında uyumaya alışmış olan bir birinci sınıf öğrencisi, “Büyük Yatakta Kim Yatacak” adlı masalı okuduktan sonra, kendi yatağında yatmaya başlamış. “Bütün Oyuncaklar Benim” adlı kitabı okuduktan sonra, başkalarının eşyalarını almamayı öğrenenler mi, “Dağınık Çocuk” masalından sonra odasını toplamaya başlayanlar mı, “Terlikleri Kim Giyecek” masalından sonra evde terliklerini arayan çocuklar mı... Bunlar beni çok eğlendiriyor. Bu tür geriduyumları aldığımda, bu dünyada neden olduğuma ve görevimin ne olduğunu bildiğime olan inancım artıyor. 

         Her gün birçok mektup alıyorum. Dosyalar dolusu arşiv oluşturdum. Hiç bir mektubu, faksı, elektronik postayı yanıtsız bırakmıyorum. Bazen dosyada ayrı bölümler açıyorum benimle sürekli mektuplaşan okurlarım için. Günde 4-5 saatimi bunlar alıyor desem abartmış olmam.

         Birçoğu da, yazar olduğumu bilmeden, yalnızca benimle dertleşmek ya da duygularını iletmek için yazıyorlar. Cumhuriyet’in Perşembe günleri çıkan Kitap Eki’nde ‘Çocuklar İçin Kitaplar’ sayfasının postasından söz ediyorum. Ben yazar olduğumu söyleyip ürkütmeden, yazınsal kimliğimi hissettirmeden, bir arkadaş gibi içtenlikle yazışıyorum onlarla. Bazen kaç yaşında olduğumu merak edip soruyorlar, kendimi tarif etmemi istiyorlar, çocuklarım olduğunu duyunca şaşırıyorlar...

         Ben ise, yanıt verdiğim her çocukta bir ışık yaktığımı düşünerek, tarifsiz bir mutluluk yaşıyorum. Raslantısal olarak gerçekleşmesi umulan bir dileği diler gibi değil, bilinçli olarak onlarda olumlu bir iz bırakmaya, yaşama dair, özgüvenlerine sahiplenmeye dair, yol gösterici olmaya çalışarak...

         Bir de, bana yazan öğretmenler ve anne-babalar var. Onları da yanıtsız bırakmam. Kimi yazar olduğumu bilir, kimi bilmez. Yaşamdan, edebiyattan, en çok da çocuklardan söz ederek yazışırız.

         Buna bayılıyorum. Ama sonunda mektuplaşma bütün zamanımı alacak olursa... Bu kez zamansızlıktan bayılıp kalmam işten değil! Hem işte, hem evde, zamanıma giderek yayılan mor çiçekli bir sarmaşık gibi hayatımda çocuk edebiyatı...

Sizce bugünün çocuğunun dünyasında kitabın yeri nedir, ne olmalıdır?

         Çocukları “kitap oku” diyerek sıkboğaz etmeyi doğru bulmuyorum. Bilgisayar oyunları, televizyon... Spor, sinema, arkadaş sohbetleri, sinema... Hangi birini seçmesi gerektiğini şaşırtacak kadar çok uyaran var çocukların çevrelerinde. Bir yanda da boğazlarına kadar derse gömülmüş durumdalar. Kitapla, sayısız seçeneğe bir seçenek daha eklenmiş oluyor ve okumaya bir türlü sıra gelmedikçe de, üzerindeki baskıya bir de suçluluk duygusu eklenip çocuğu iyice eziyor.

         Çocuk, bir yaşam biçimi olarak ele almadıkça ve kendi bilinçli seçimiyle önceliği tanımadıkça, kitabı hayatında bir baskı unsuru olarak görmekten kurtulamayacaktır. Biz yetişkinlerin başarması gereken şey, kitabın önemini çocuğun kendisinin kavramasını ve kendi seçimiyle kitabı hayatına almasını sağlamaktır.

         Siz bunu sormamıştınız aslında ama ben birden bu noktaya geldim. Şimdi tam da burada, “Peki çocuğun kitabı bir yaşam biçimi olarak ele almasını nasıl sağlayacağız?” diye sormanız gerekiyor haklı olarak; ben ise bu durumda çocuk eğitiminin labirentlerine dalıverip kaybolacağım.

         Bu sorunun sonuca en kestirme ulaştıracak tek formüllük yanıtı, ancak yine ‘kitaplar’ olabilir. Çocuğa edebiyatın zengin renklerini açan, estetik değerler kazandıran, ona kitabın hayatının bir parçası olduğunu, onlarsız yapamayacağını hissettiren kitaplar... Benim de yaptığım bu. Çocuklara okumayı sevdirecek kitaplar hazırlıyorum. Önemli olan, böyle kitaplarla çocukları karşı karşıya getirebilmek. Sonrası artık çocuğun kendi seçimi...

         Bu konuya eğer ilerde yer ayırırsanız, daha geniş bir perspektivden ele alabileceğimizi vaadederek, ben asıl sorunuza dönmek istiyorum.

         Bilgisayarından televizyonuna, bunca çok yönlü seçenek dolu bir ortamda, kitabın yeri ne olabilir diye anne-babalar için için kuşku duyuyor olabilir. Hatta inanın, bazı öğretmenler bile bundan kuşku duyuyordur.

         Oysa edebiyat, sanatın can damardır. Şiirler, romanlar, öyküler, masallar... Bunları öğrenme yöntemlerinin içine karıştırıp bir şurup gibi çocuklara sunduğunuzda, onları hayata hazırlanmada en gerekli, en güçlü yeteneklerle kolayca donatmış olursunuz: İlham, hayal gücü ve yaratıcılık!      Bence edebiyat, insanlık tarihinin her birey için tekrar tekrar yinelenen en önemli keşfi için gerekli en kestirme yoldur. Bu keşfin ne olduğunu soracak olursanız... Bu, insanın ‘kendini’ keşfidir. Bu keşif gerçekleşmeden, başarıya ve mutluluğa ulaşmak olası değildir. 

Peki, kendilerine ait bir kütüphanenin?..

         Ben bu soruya şaşırdım, çünkü nasıl ki bir çocuğun elbise dolabı vardır ve dolabında elbiselerinin olması çok doğaldır, kitaplığının olması ve orada da  kitaplarının bulunması doğaldır diye düşünüyordum. Ama haklısınız... Kitabı olmayanın kitaplığı da olmaz. Ya da yalnızca birkaç kitabı olanın, kitaplığa, kütüphaneye ihtiyacı yoktur.  

         Eğer, kendisini gecikmeden keşfederek topluma etkin olarak katılmasına olanak vermek istiyorsak, çocuğumuza duvarda bir raflık olsun bir yer yapmamız elbette şart. Zor da değil, alt tarafı dümdüz bir tahta, iki beton çivisi! Ve elbette, ‘herhangi kitap’ değil, ‘severek okuyacağı’ kitaplar...

         Çocuk, kendine ait bir kitaplığı olduğunu bilirse, onun değerini de bilir. Fethiye’de bir ilköğretim okulundan yazan 13 yaşındaki bir mektup arkadaşım, kendisine kitaplık almak için çocuk bakarak para kazandığını yazmıştı. Sonra kitaplığını alınca, onu nasıl temizlediğini, kitaplarını öpüp okşayarak raflara dizdiğini anlattı. Sevinci satırlarından öylesine yansıyordu ki, bir kitaplığın bir çocuğun hayatına nasıl bir ışık saçtığını rahatça hissedebilirdiniz.

         Anne ve babalar bu ışığı yakmakta gecikmemeliler!


 

Çocuk kitaplarını seçerken anne babalar nelere dikkat etmeliler? Onlara, çocuklarının kütüphanesinde bulundurmaları için hangi çocuk kitap ve klasiklerini tavsiye edersiniz?

         Kitap seçimi elbette çok önemli bir konu. Nasıl herkes her yemeği yemezse, ya da bazı yemekleri diğerlerinden çok sever ve daha zevkle yerse, kitapların hepsinin de herkeste aynı etkiyi yapması beklenemez. Her çocuk ille de serüven romanı okuyacak ya da ille de romantik öyküleri sevecek diye bir çerçeve çizilemez.

         Anne babanın ideal seçimler için yapması gereken, çocuğunun  özelliklerini, beğeni alanlarını ve beklentilerini iyi bilmesi; böylece hangi tür kitapları daha çok beğenebileceğini tahmin edebilmesidir.

         Ancak bu da kesin bir çözüm değildir. Çünkü türü ve konuyu iyi seçersiniz de, dili iyi değildir, çocuk yine okuyamaz. Ya da dili iyidir de, resimleri çekici değildir, kâğıdının albenisi yoktur, ebadı çocuğa uygun değildir, kapak düzeni estetikten yoksundur... Örnekleri arttırarak, kitap seçmek üzere olan anne-babaların hevesini kırmak istemem. Ama eğer çocuk,  kitap okumak istemiyorsa, ona verilen ya da onun için seçilen kitaplarda sindiremediği bir özellik vardır mutlaka, bunun ayrımına varıp yılmadan  farklı seçimlere yönelmeleri gerekebileceğini vurgulamak istedim yalnızca.

         Kitap, resmiyle, görsel estetiğiyle, teknik özellikleriyle, içeriğiyle ve diliyle bir bütündür. Bir çocuk kitabı çocuğa yalnızca edebiyat zevkini aşılamaz, sanatın tüm dallarını duyumsamasını ve estetik zevkini geliştirmesini de sağlar.

         Yetişkinlerin mutlaka çocuk kitaplarını okumaları gerekir. Eğer okurlarsa, çocukların kitaplarda neyi beğenmediğini de kolayca anlayabilirler. İdeal çocuk kitabı, yetişkinlerin de okumaktan zevk alacağı kitaplardır.

         Klâsiklere gelince... Anne-babalara ve öğretmenlere bu konuda dikkatli olmalarını öneririm. Adı klâsik diyerek kitabı incelemeden almak, dil hatalarıyla dolu olan bir kitapla eve dönmek anlamına gelebilir. Klasikler, iyi bir çevirmenden, iyi bir yayınevinden çıkmış olmalı. Eğer kitabın üzerinde çevirmen adı yoksa, o kitabı sakın almayın. Bu tür kitaplar genellikle, piyasada olan birkaç kitabı karşısına alıp, bir cümle ordan, bir cümle burdan alıp yazan, çevirmen ya da yazarlık niteliği olmayan kişilerce yazılmış kitaplardır. Böyle çok yayın var piyasada... Klasiklerin telif ödemeleri olmadığı için her isteyen alıp basabiliyor; orijinalinden çevirmek yerine, piyasadaki örnekleriyle idare ediyor.

Örneğin, tiyatrocular mesleki özeleştirilerini yaparken, çocuk oyunlarının çocuklar hafife alınarak yazıp oynandığı, oysaki çocukların sahnede palyaço düşüşlerinden, “değil mi arkadaşlar?” gibi söylemlerden farklı beklentiler içinde olduklarından söz ederler. Siz, çocuk kitapları yazarken onları nereye koyuyorsunuz? Her şeyin basitleştirilmesinden, yalınlaştırılmasından mı yoksa onlara biraz merak etme, araştırma fırsatı tanınmasından mı yanasınız? 

         Bunu hangi yazara sorsanız, size hemen  “Ben çocukları ciddiye alıyorum,” diyecektir elbette. “Salatalıkların acı mı?” diye sorsanız, salatalık satan seyyar satıcı, “Evet acı,” der mi? Yazarlar üstelik yazdıklarının doğru ve iyi olduğunu düşünüyorlar ki yazıyorlar. Ancak yazarın hayal gücü nerelere uzanır, çocuklara ‘iyiyi, doğruyu, güzeli’ verme hedefi onun kendi düşünce yapısındaki hangi doğruyu, hangi iyiyi yansıtır? Bu doğrular ve iyiler bizim sınırlarımızın gerisinde midir, ilersinde mi? Bunların gerçekçi yanıtı yazarda değil, yazarların eserlerindedir.

          Benim kitaplarım ortada. Herkes okuyup fikrini söyleyebilir ve çocuklarla diyaloğumun hangi düzeyde olduğunu keşfedebilir. Bu soruyu sizlerin nasıl yanıtlayacağınızı merak ediyorum ve size bırakıyorum. Size ve okurlarıma...


 

Sizce çocuklara okuma alışkanlığı nasıl kazandırılır, kitaplar nasıl sevdirilir? 

         Bana bugünün çocuğunun dünyasında kitabın yerini sorduğunuzda, bu konuya az çok değinmiştim. Uzun uzun tartışılması gereken bir soru bu aslında. Buraya ancak birkaç pratik öneri girebilir.

         Konuya etkin bir çözüm getirebilmek için öncelikle, kitap-çocuk-aile-okul iş birliği olmalıdır.

         Çocuk, doğduğu andan itibaren, evin içinde kitap, gazete, dergi gibi üzerinde harfler basılı kâğıtlar görebilmeli. Anne babasının okuduğunu ve yazdığını gözlemlemeli. Aile bireylerinin birbirine bıraktığı yazılı notlar bile, küçük bir çocuğu kitapları merak etmeye yönelten büyülü bir oyundur. Çocuk, yazıların bazı çözümler getirdiğini görerek aile uyumunun ve insanlararası ilişkinin yalnız konuşarak değil, yazarak ve okuyarak geliştiğini daha okul öncesinde keşfeder. Kendi okuyamasa da, harflerin gizli bir sihri olduğunu algılar.

         Okul öncesi dönemde ona mutlaka okunmalı. Anne-babalar  ve öğretmenler, çocuklara kitap okumayı günlük program içine düzenli olarak yerleştirmeli. Kitap isteyen çocuğuna, “Kitap mı? Ama sen daha kitap okumasını bilmiyorsun ki! Okula gidince alırız, okursun,” diye yanıtlayan ebeveynlerle karşılaştığımı söylesem, böyle bir diyaloğa dışardan biri olarak müdahale edememenin ve bazı insanlar için bir şeyleri düzeltememiş olmanın üzüntüsünü hâlâ taşıyor olmamı anlayabilir misiniz?

         Aile düzeni içinde ve okul öncesinde, harflerin sihrini keşfetmiş, öykülerin, masalların, şiirlerin tadına varmış olan bir çocuğun, artık kitapla sonsuza dek sürecek bir bağı oluşmuştur. Zaman zaman derslerinden bunalıp kitap okumaya sırt çevirse, ergenlik sorunlarıyla boğuştuğu dönemde bütün sevdiği şeyleri red ettiği gibi, kitapla da küsüşse bile, bunlar geçici dönemlerdir; sabırla beklenmelidir. Keşifler kalıcıdır. Kitabı keşfeden çocuk, er geç kitapla yeniden barışır.

         Okulda, derslerini edebiyat yoluyla çocuklara daha kolay ve kalıcı değerlerle aktarabildiğini bilen öğretmenler var, onlara kucak dolusu sevgilerimi göndermek isterim. Ya bilmeyenler? Ya kitapları gözardı edenler? Ya ‘kitap’ denince yalnızca tarih, coğrafya, fen, Türkçe kitabını algılayanlar? Çocukları bir kanadı kırık eğitip sonra da uçmasını bekleyenler?

         1972’de Hayat Mecmuası’nda başlayan yazma serüvenimin rotasını, 1991’den sonra  çocuk edebiyatına çevirmemle birlikte, o günlerden bu yana yaşayıp gözlemlediklerim büyük bir birikim oluşturdu bende. Aktarabileceğim çok örnek, çok deneyim var. Kimi umut verici, sevindirici; kimi şaşırtıcı; kimi ‘alıp başımı gitsem buralardan’ dedirtici... Ama dönüp baktığımda, iyiyi yansıtan, insana umut ve heyecan veren, gelecek için motive edenin hep çocuklar olduğunu görüyorum. Umudu kıran, vazgeçmenin sınırlarına sürgün edense hep yetişkinler...

         Belki işte bu yüzden çocuklar için hep var olmalıyız. Onların, motive eden, yaratıcı, içtenlikli, hayal kuran yanlarını büyüdüklerinde de canlı tutabilmelerini sağlamak için...

         Bu konuyu açmaya giriştim ama çevresinden dolanıp kapattım gibi. Belki bir başka söyleşide yalnızca kitap okumanın önemi ve okumayı sevdirmenin yolları üzerinde konuşur, madde madde sıralar, örnekler veririz. Eğer okurlarınız arasında çocuğunun kitap okuma alışkanlığı ile ilgili soruları olanlar varsa, onların mektuplarını yanıtlarken, belki benzer sorunları paylaşan başka okurlarınızın da sorularına çözüm üretmiş oluruz. Ne dersiniz? Ben hazırım...

Siz çocukken...?

Çocukken?.. Ben hâlâ çocuğum!

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.