En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

Anadili Dil Kültürü ve Eğitimi Dergisi - 2003

Article Index
Anadili Dil Kültürü ve Eğitimi Dergisi - 2003
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
All Pages

ANADİLİ Dil Kültürü ve Eğitim Dergisi

Sayı 31/Ekim-Kasım-Aralık 2003- s.40-45

                      

1. Masalın çocuğun kişilik ve dil gelişimindeki rolü nedir?

Masal dediğimizde, sözlü anlatım döneminde oluşup, dilden dile, çağdan çağa, kültürden kültüre yayılarak yazılı edebiyata geçen ve sanki zamanında çocuklar gözetilerek yazılmış bir yazın türü olarak algılanan geleneksel masallardan mı söz ettiğimizi varsaymalıyım, yoksa geleneksel masal dilinde yazılmış yeni masallar, ya da barındırdığı masalsı ögelerle masalı çağrıştıran yeni masalları da mı konu alıyoruz, bilemiyorum. Ben tümüne genel çerçeveden bakmayı deneyeceğim...

Masal, bilmediği bir dünyaya gözlerini açıp da, adım adım “ilk”lerini öğrenmeye başlayan çocuğa, edebiyat adına ilk ileti, ilk armağandır. Masallarla küçük yaşta buluşan çocuk, ilerde edebiyatı, okul biter bitmez kurtulacağı bir ders türü olarak tanımlamak yerine, insanın kendi iç dünyasıyla tanışmasını sağlayan, başkalarını da ayrımsayarak onların özelliklerini merak etmeye yönlendiren, kişilerarası iletişimin yollarını gösteren, algi ve sentez yeteneğini esneten ve estetik duygularını geliştiren bir duyarlılık birleşkesi olduğunu keşfeder.

Masalların çocuğun gelişim sürecine katkılarını, kişinin kendinde ya da bir başkasında, tek tek çekip ayıklaması ve listelemesi olası değildir, ancak istese de istemese de, damarda akıp tüm bedene yayılan kan gibi, sessizce tüm benliğine yayılarak, kişiliğini yoğuracağı, şekillendireceği ve zenginleştireceği kuşkusuzdur. 

Bebeğimizi büyütürken, biz annelere, “Bebeğinizle konuşun,” derler. “Konuşun ki konuşmayı çabuk öğrensin...” Ancak, bebeğin öğreneceği dil, evde onunla konuşacak yetişkinin dil olanakları ile sınırlı kalırsa eğer, umudumuz o yetişkinin çok iyi bir anadiline sahip olmasıdır ki, bunun ne derece olanaklı olduğunu bizler yazık ki çok iyi biliriz! Dil yetkinliğinin, evdeki ya da yakın çevredeki yetişkinlerin sınırını aşıp da edebiyatın denizkabuklarıyla dolu sahillerinde dolaşabilmesi için,  masallar, en kolay, en hızlı, en etkin yoldur.

Çocuğun hem kişilik gelişimi, hem de dil gelişimi, okulöncesi dönemde ona okunacak kitaplarla birebir ilişkilidir. Böyle olmadığını düşünüp, çocuğun doğal büyüme sürecinde kendi kendine gerekli her şeyi öğrenip adam olacağını sanmak ya da ummak, çocuklarını seviyor görünüp gerçekten sevmemenin ve  bunun ötesinde, kendi kişisel yaşamında da, hayatın yanından teyet bile geçememiş olmanın göstergesidir.

Sayın Sedat Sever, “Çocuk ve Edebiyat” (1) adlı kitabında, çocuk kitaplarının –ki elbette masallar da bu tanımın içindedir- çocukların gelişim sürecindeki yerini, yalnızca dil ve kişilik gelişimi değil, bilişsel ve toplumsal gelişime olan etkisi açısından da, dört ayrı başlıkta inceleyip, açıklıyor.  Kişilik gelişiminin etkilerini açıklarken, “Çocuk kitapları, çizginin ve dilin anlatım olanaklarıyla değişik karakter özelliklerini, dolayısıyla çeşitli kişilikleri canlandırır. Karakterlerden ve onların ilişkilerinden esinlenerek yaratılan kurgularla; çocukların insanı, doğayı ve yaşamı tanımasına ilişkin bir deneyim alanı oluşturulur.” diyor.

2. Masal kahramanlarının korkunç, garip, genellikle şiddet eğiliminde kişiler olması çocuklar için zararlı mıdır? Değilse, nasıl bir yararı vardır? Niçin bu tür kahramanlar tercih edilmektedir?

Masallardaki tipler, siyahla beyaz kadar birbirindan ayrıdır. Kimin kötü, kimin iyi olduğu, kullanılan belirleyici sıfatlarla daha masalın başında iletilir. Bu nedenle, masallarda, olayların akışında sürpriz vardır, ancak karakterler, pek sürpriz barındırmazlar okurları için. Onlar, daha masala girerken kimlikleriyle çizilirler, iyi kalpli kız, kötü yürekli üvey anne, zalim padişah gibi...

Kötünün korkutucu ögeler ve genellikle şiddet ile yansıtılması, geleneksel masalların ortaya çıktığı çağlardaki yağmacılığa dayanan yaşam biçimini yansıtır aslında. Kötü olduğu varsayılanın, iyi olduğu varsayılan kahramanlar tarafından cezalandırılmasının doğal olduğu, kahramanların bireysel yöntemlerinin adaletin önüne geçtiği dönemleri... Dürtülerin, disipline ve adalet duygusuna  egemen olduğu dönemleri... Aksi halde hangi uygar toplumda, roman kahramanının, kötü olduğu varsayılan birini öldürüp malını, mülkünü gaspetmesi, yetim kalan kızını kendi kadını yapıvermesi, üstüne üstlük kahraman olup ağalar gibi yaşaması olumlanabilir ki?

Elbette şiddetin ve karanlık dürtülerin olumlanmadığı masallar da var, ben sorunuzdaki "genellikle" kavramını göze alarak, masalların şiddet eğilimli olan "genel" kısmını ele alıyorum, bütününü değil; yani burda tartışma meraklılarına fırsat sunmaya çalıştığım düşünülmesin...

Masallarda bu tür kahramanların ve tiplerin yer alması, eski toplumlardaki kahraman kavramının kriterlerini de ortaya koymaktadır.

Öte yanda, o günlerden yüzyıllar sonrasında bile masalların, öykülerin, filmlerin, oyunların neden vahşete ve şiddete dayalı olduğunu açıklamak gerekirse, belki bu sorunun yanıtını bulmak için yine çocukluğa dönmekte yarar var...

Çocukluk, varlığımızın, tüm yaşamımızı ayakta tutan  omurgasıdır. İz bırakmadığını sandığımız görüntüler ve deneyimler, çocukların yüreklerinde ve düşlerinde yer eder. Zaman zaman geçmişten gelip bizleri ürküten çocuksu korkularımızdır onlar. Yetişkin değerlerimizdeki eksikliklerin, yanlışların ve sapmaların kaynağıdır... Bu nedenledir ki, psikologlar, psikiyatr uzmanları, ruhsal bozukluklarımızın kaynağını ortaya çıkarmak için hemen çocukluğumuzdaki izleri deşerler... Yetişkinlik çağımızda ortaya çıkan sorunlarımızın hemen hepsinin başlangıç noktası, çocukluktadır...

Sayın Selahattin Dilidüzgün, “Eğer masallar gerçek dünya ile benzeşme çabasındaysa içinde kötülük ve şiddeti de barındırması son derece doğaldır. Çünkü içinde yaşadığımız dünyada da şiddet zaten her biçimiyle bulunmaktadır.” (2) diyor.

İşte tam da bu noktada, çocuk kitabı yazarlarına düşen görev, şiddet eğilimli gerçek yaşamın kişilerini masallara ya da öykülere yerleştirirken, şiddeti özendirmekten ve olumlamaktan kaçınmak, ruhsal sağlığı bozacak, okurda olumsuz iz bırakacak anlatımlara  rating adına da olsa ödün vermemektir.

Bir masalımızda diyelim ki bir dev ya da bir canavar vardır. Ve diyelim ki bu canavar herkese  kötülük yapıyor... Sonunda bir kahraman çıkar ve canavarı öldürür. Yalnızca “vuruldu, öldü” dendiğinde de canavarın öldüğünü çocuklar yeterince anlayabilecekken, masalda öldürme eylemi ve şiddet, örneğimizdeki gibi anlatımlarla yer alıyorsa bu anlatımın edebiyata olan katkısını ve gerekliliğini, uzmanların tartışması gerekir:  "Canavar'ın yerde kıvrandığını gören Koca Dev, bu kez elindeki ağaç dallarıyla ona saldırıp iki gözünü birden oyuvermiş. Ondan sonrası çok kolay olmuş. Koca Dev, taş ve sopalarla yerde kıvranan Korkunç Canavar'ın başını parçalamış. Sonra gövdesini delip Canavar'ın kanlar içindeki kalbini ve ciğerini yemiş. ...Yaşlı Cadı, hemen onun üzerine saldırarak iki gözünü güçlü pençeleriyle oymuş. ...Koca kuş son saldırışında Dev'in boğazını koparmış. ...Koca Dev'in kopan boğazından dışarıya oluk gibi kan akmaya başlamış. Dev çırpındıkça kanlar çevreye yayılıyormuş. Az sonra ırmak suları kanlı akmaya başlamış. Yaşlı Cadı, Koca Dev can çekişirken, Dev'in bütün vücudunu parça parça etmiş." (3)

Bir başka masalda, erkekleri astıran, çirkin kadınları kestiren bir padişah vardır. Keloğlan, ülke halkını bu kadın düşkünü padişaha karşı ayaklandırır. Halk ve Keloğlan, padişahı “ısırıp kemirerek parça parça eder.” Masal şöyle biter: “Her parçasını sarayın penceresinden aşağıya atmışlar. Köpekler doyasıya yemişler.”  Atılan parçaların padişahın parçalanan bedeni olduğunu hatırlatmama gerek var mı?

Yine aynı kitaptaki başka bir masaldan örnek: “Hızır, baygın kızın üstüne doğru eğri dişlerini, çarpık suratını göstere göstere, şaşı gözleriyle ona yiyecekmiş gibi bakarak yaklaşmış. Baygın kızın ırzını lekelemiş... ‘Bunu ağabeyine söylersen gebe kalırsın,’ demiş.” Böylece korkutularak şikayet etmemesi sağlanan zavallı kız, kaderini “tevekkül” ile karşılamaya razı olur: “Hızır da her gün gelmiş. ‘Seni ağabeyine söylerim,’ diye korkutarak onun koynuna giriyormuş. Kız memnun değilmiş ama yapabileceği bir şey de yokmuş.” (4)

Bu tür anlatımlar bir değil iki değil, onlarcasıyla çocukların önüne gelebilmektedir, eğer anne-babalar ya da eğitimciler yeterince dikkatli değilse...

Herkes kendi iç dünyasında şiddeti barındırır; şiddetin ve vahşetin olabilecek en derin karanlıklarına girip çıkar ve bunları dile getirebilir, kaleme dökebilir, ya da uygulamaya geçebilir. İyi ve kötü, her insanın kimliğinde birarada varolur. İnsanları insan yapan ise, içindeki kötüyü denetim altına alıp, iyiyi yüceltebilmektir -ya da böyle olmalıdır diyelim.

Şiddet, tekrarlandıkça tüketilebilen bir dürtü değil, aksine, kullandıkça ve örneklendikçe daha çok üretilen bir güdüdür. Her alanda, her durumda, en küçük  bir uyarıyla bile üretilebilir, çoğalarak katlanır. Nasıl olsa yaşamın içinde var, öğrensinler, bilsinler, önlemlerini alsınlar diye düşünerek, çocukların önlerine konduğunda, şiddetin denetlenmesine değil, tekrarlanan örneklerle üretimine yol açtığımızı gözardı edemeyiz.

Şiddet ögelerinin çocuk kitaplarında neden yeğlendiğini soracak olursanız, tabi bunu yanıtlamak da bir uzman işi ama benim kendi yorumuma göre, iki nedeni vardır. Birincisi, bu tür masalları oluşturanların kendi bilinçaltı arayışları ve ihtiyaçlarıyla ilgilidir.  İnsanlar, kendi iç dünyalarında barındırdıkları kötünün farkındadır, yazı ya da sanatın farklı dalları aracılığıyla iç dökerler, kendi bilinçlerindeki kötülükle hesaplaşırlar ve baş edemedikleri bu güdüleri okurlara, seyircilere ya da dinleyicilere olumlatarak rahatlarlar. Olumlamak da, özdeşleşmeyle oluyor haliyle...


 

İkinci neden ise, okuru korkutarak sinsice ele almak ve böylece metanın satışını pompalamaktır. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastahanesi Başhekimi Doç. Dr. Arif Verimli, “İnsanlıkta amaç saldırganlığı köreltmektir. Bizler onu köreltmeye çalışırken, ne yazık ki birileri para kazanmak için onu canlı tutmaktadır.” diyerek, bu alanda rant yapmaktan başka bir şey düşünmeyen ticari kuruluşlara gönderme yapıyor.  (5)

Dilidüzgün, “Çoğu masalda şiddet ögesi veya korku verici ögelerin olduğu bir gerçektir.” diyor. “Aslında bunların olumlu/olumsuz olmasını sunuluş biçimleri belirler.”  (6)

Okurun/dinleyicinin, masallarda, nasıl kontrol altına alacağını bilemediği, kendi içindeki garip, denetimsiz, vahşi duygularla özdeşleşen bir karakterle karşılaşmasının, yalnız olmadığını, başkalarının da onun kadar ya da daha da fazla kötü olabileceğini anlaması, böylece kendisinden nefret etmemesi gerektiğini kabullenebilmesi açısından yararlı olabileceği düşünülebilir. Ancak burada yazar, duyarlılığıyla devreye girebilmeli, kötülüğün nasıl denetlenebileceğinin ipuçlarını da sunarak, okuru, ya da dinleyeni, kendi iç denetimini kurmaya yönlendirebilecek aydınlatıcılıkta ve yol göstericilikte olabilmelidir.

Eğer kişisel fikrimi soruyorsanız, çocuklara bir öykü, bir masal yazmak için milyonlarca konu olduğunu düşünüyorum. Yaşamın her anı yeni öykülerle doludur. Yazarken beni mutlu kılacak, okurken çocuklara yaşamın sırlarını sezinlettirecek bunca masal konusu varken, şiddeti işlemek için bir dakikamı vermeye bile bir neden bulamıyorum. Belki de sorun, kendi iç dünyamdaki kötülük ve şiddetin yönetimini çoktan ele geçirmiş olmamdandır...

3. Okul öncesi çocuklar için özel bir dil kullanılmalı mıdır? Bu bağlamda bir çocuk yazınından söz edilebilir mi? Evetse, bu durumda üretilen ürünün yazınsallığından söz edilebilir mi? Bir başka deyişle, masal yazarı ile herhangi bir ürünü tanıtan kullanım kılavuzu yazarı arasındaki fark nedir?

Kucağına ilk kez aldığı bebeğiyle, “Yarın bizim dişli makinelerinin alımı için bankadan akreditif açmam gerekecek, acaba hangi bankadan açsam?”,  “Yemeğin tuzu fazla kaçtı, içine patates koydum; bak bakalım tadı iyi oldu mu?”  ya da “Senedin vadesi geçmiş, iş yerini icraya vermişler. Birazdan avukatla görüşmeye gideceğim.” türünden muhabbet yapan bir yetişkin duydunuz mu?

Yetişkinler için yazılmış bir kitabı okumaya çabalayacak her çocuk okur, geleceğin yitik okurudur aslında. Hatta bırakın çocukları, yetişkin halimle ben bugün, dilime ve algı sınırlarıma sığmayan, benim çok uzağımdaki bir kitabı okumaya kalkışırsam, sıkıntıdan patlamak  ya da anlamamak bir yana, güven yitimine uğrayıp uzun süre elime bir kitap almaktan korkabilirim.

Çocukların gelişim sürecinde adım adım dağırcıklarına biriktirdikleri sözcükleri kapsayan ve giderek sözcük ve algı alanını genişleterek çocukları yetişkin kitaplarına taşıyan bir yazın ortaya koyabilmek, yaş kaygısı ve algılama düzeyi hiç düşünülmeden alabildiğine özgürce yazılan yetişkin yazınından çok daha zordur, ancak çocuk kitabı yazarlarının işlevi de zaten budur.

Öte yanda, özellikle “okulöncesi” için yazılan kitapların yazınsallığı üzerinde hep tartışılır. Doğrudur, tartışmak da gerekir.  “İki ağaç + iki ağaç = dört ağaç” ya da, “Bu mavi, bu yeşil, bu kırmızı” anlatımındaki bir kitap, bilişsel gelişime hizmet edebilir, ancak böyle bir kitabın yazınsallıkla elbette ilgisi yoktur. Yani yazılı her metin, edebiyat değildir, olamaz da...

Uzak dağların kıyısında, maviyi çok seven küçük bir ağaç varmış. Bütün gün mavi gökyüzünü seyreder, mavi denize bakarmış.  Onların rengine özenir, “Ah, ben de bir gün mavi yaprak açsam!” dermiş.  

Ağacın kabuğuna yuva yapan tırtıllar, “Ama biz yeşil yaprakları çok severiz. Mavi yaprak hiç hayatımızda duymadık, yemeyiz.” demişler. 

“Mavi yaprak ha?” demiş dallara konan kuşlar şaşkınlıkla. “Bunca ülke gezdik, her yeri dolaştık, ama bugüne kadar hiç mavi ağaç görmedik! Ağaçların yaprakları hep yeşil olur!”

“Her zaman değil!” diye atılmış tırtıllar. “Sonbaharda yapraklar kuruyup birazcık sarı, birazcık da kırmızı olur! Ama evet, asla mavi olmaz!”

Oysa küçük ağaç kararını vermiş bile... Yaklaşan ilkbaharda, mutlaka mavi yaprak açacakmış.

Kış bitmiş, ilkbahar gelmiş. Küçük ağaç, ilk yaprağını hazırlamış... Derken...

Küçük ağaç mavi yaprak açabilecek mi dersiniz? Merak ediyorum, çünkü öykünün gerisini yazmadığım için ben de bilmiyorum...

Sorunuzu örnekle yanıtlama amacıyla kısa bir zaman aralığına sığıştırılmış olan bu minik, yarım öykü, okulöncesi çocuklara birkaç paragraf içinde, mevsim ve renk bilincinin de ötesinde, derin ve zengin açılımlar verebilir; yalnızca bilişsel ya da dil gelişimine değil, kişilik ve toplumsal gelişimlerine de katkıda bulunur.

Yapraklar neden yeşildir? Deniz ve gökyüzü neden mavidir? Kuşlar neden çok ülke gezerler? Sonbaharda yaprakların rengi neden değişir? İlkbahar öncesi ağaçlar neden yaprak açar? Tırtıllar nerde yaşar, neler yerler? Kıştan sonra hangi mevsim gelir? Kışın neden ağacın yaprakları yoktur? Tırtıl, kuş ve ağaç arkadaş olabilirler mi? Arkadaşlık nedir? Başkalarına özenmek doğru mudur? Gerçekler değiştirilebilir mi? Doğru bildiğimiz şeylerin farklı yanıtları da olabilir mi?  Sevmek, sahip olmak mı demektir?

Ve biz de, maviyi seven ağaç gibi gerçeklerin çok ötesine taşıyabilir miyiz düşlerimizi? Düşünceler özgür olabilir mi?

Bir metin, okuruna ya da dinleyicisine onlarca soru sordurmalı, yüzlercesini üretmeye de yol açabilmelidir.

Aslında neyin edebiyat,  neyin yazım klavuzundan hallice olduğunun ayrımını duygusal sezişle yapabilirim de, kriterlerini sıralayabilecek  yetkinliğe sahip değilim. Belki bu noktada, Sayın Sedat Sever’in “Çocuk Edebiyatı” adlı kitabının önerilmesi yararlı olur.

4. Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak masallar eğitici olmalı mıdır?

Masalların eğiticiliği ya da hiçbir eğitici yanı olmaması, tamamen dinleyenin ya da okuyanın algılama  sınırlarına dayanır. Verileni almayan, anlatılanın gerisindekini sezemeyen için zaten hiçbir zaman hiçbir yerde eğiticilik yoktur.

Bence bu soruyu açabilmek için, önce eğiticilikten ne anladığımızı saptamalıyız. Eğitmek, okul müfredatıyla koşut çizgide bilgilerin aktarımıysa eğer, hayır, çocuk yazınının hiçbir türünde kesinlikle eğiticilik olmamalıdır. Tarih, coğrafya, Türkçe, matematik kitapları zaten var; eğitim için onlar okunabilir. Bu ders kitaplarına birer edebiyat eseri gözüyle bakmak mümkün mü?

Öte yandan, masalları ya da öyküleri, eğiticilikten tamamen soyutlamak da olanaksızdır. Belli bir coğrafyada, belli bir tarih içinde, belli karakterlerin çevresinde geçer anlatılar.  Kahramanlar, bir sorunun çözümünü, matematik verileriyle, fizik kurallarıyla çözebilir. Karakterlerin davranışları, psikolojinin, felsefenin kuramlarını  sezdirebilir. Kitaplarda eğiticilik olmayacak diyerek, okurun ya da dinleyenin anlayıp biriktireceği ve yaşamı içinde gerektiğinde sentezleyip kullanabileceği ne varsa ayıklayıp,  yalnızca edebiyat yapmak adına birbirinden güzel ve uyumlu sözcüklerin art arda sıralanmasıyla edebiyat olmaz; belki olur, ben bilmiyorum. Kriter sıralamasında sınıfta kalabilirim; yaşamda seçimlerim yalnızca duyarlılığa ve sezinlemeye dayalıdır.


 

Yaşamın içinde eğiticilik vardır, elbette kitaplara da sızacaktır. Bir masalda, bir öyküde, tırtıl kelebeğe dönüştüyse, ağaçlar ilkbaharda çiçek açıp yazın meyve verdiyse, çocuk, masalı ya da öyküyü dinlerken bunları da öğrenecektir. Yavruğum, sen tırtılların  kelebeğe dönüştüğünü, ağaçların ilkbaharda çiçeklendiğini unut; sakın bunları öğrenme diyemeyiz. Dalgalar istiridyeler bıraktı sahile, yıldızları sürükledi; ama sen yine de onların denizde yaşan canlılar olduğunu düşünme diyemeyiz. Yaşamda her nefes, yeni bir öğretidir; öğrenmeyi, anlamayı bilene... Masallar da öğretir. Ancak edebiyatın anlamı, doğrudan öğretmek değildir; doğrudan öğreti, ders kitaplarının işidir. Edebiyatın işlevi ise, yaşam çeşitliliğini ortaya koyarak okurun deneylerini arttırmak, kişiliğini zenginleştirip algılarını esneterek, yaşama hazırlanmasını sağlamaktır. Okur, masal kahramanlarıyla birlikte adım adım yol alırken, hem kendisini, hem çevresini keşfeder. Bu da bir çeşit öğretidir, ancak doğrudan değil, hissettirerek, yöntemleri okura seçtirerek ortaya konan ve her yeni kitapla birlikte algıların çıtasını yükselten bir öğretidir.

5. Masalları yaş gruplarına göre sınıflandırmak gerekir mi? 

Yalnızca yaş grubuna göre ayırmakla kalmamalı, içerik ve çocuğa yakınlık açısından da sınıflandırmalıyız. Adı masal olan her anlatıyı özensizce çocuğun önüne atarsak, çocukları, küçük yaştan yazın dünyasıyla tanıştıralım, gelişimini zenginleştirip hızlandıralım derken, duygusal dünyasında karmaşaya neden olabilriz.

Değil ki, geleneksel masallar, daha yazının bile olmadığı yüzyıllar öncesinde, o dönemlerde çocuklara çok önem verildiği, onların birey olarak tanındığı, kişilik ve bilinç düzeylerinin gelişimine katkıda bulunulmak istendiği için yaratılmıştır...

Ancak masalların, abartılı kurgusu, zengin düş dünyası ve fantastik yapısıyla çocuklara yakın olduğu da bir gerçektir. Masallarda biz yetişkinlere olağanüstü gelen çoğu olay, çocuklar için doğaldır; çünkü onlar zaten masallardaki gibi her şeyin konuştuğu, uçtuğu ya da bir şekilden bir başka şekle dönüştüğü düşsel, renkli bir dünyada yaşarlar.

Ancak, içildikçe ses çıkaran, parlak renkleriyle göz alan, cıvıl cıvıl hayvan resimleriyle dolu bir bardakta sunulan, süt değil de bir içkiyse eğer, bunun ayrımını yapabilecek olan çocuk değil ki, bizleriz.

Masallardan öykülere, piyeslerden filmlere, her konuda seçici olabilmeliyiz aslında. Yetişkinler için yorucu hiç kuşkusuz, zaman, dikkat ve özen gerektirir; ancak çocuk yetiştirmek zaten kolay ve “saldım çayıra mevlam kayıra” bir iş değildir; büyük bir sorumluluk ve özveri gerektirir. Çocuk masallarını da bu gözle incelemeli, çocukların önlerine yalnızca, onların gelişimlerine yararlı olabilecekleri koymalıyız.

Ya diğerleri? Diğerlerini, yetişkinler okusun. Masalların tarihsel, sosyolojik, toplumsal değerini biliyoruz ama kendimiz okumak istemiyoruz... Bu hiç adil değil!

J.R.R. Tolkien, "Aslında çocuklarla peri masalları arasında bir bağ kurulması evcil tarihimizin bir kazasıdır. Peri masalları, aslında yetişkinler istemediği ve yanlış kullanılması dert edilmediği için modern okur yazar dünyada, tıpkı külüstür ya da eski moda eşyaların oyun odasına atılması gibi, ‘ninni’ olmaya terk edilmiştir. Buna karar veren çocukların seçimi değildir..." (7) diyor.

O böyle diyor ama bizler yine de adı masal olan her ürünü, çocukların önüne itiveriyoruz. Oysa her masalın, çocukların yaş seviyesine göre tekrar tekrar  düzenlenip yazılması gerekir, bunda da bir sakınca yoktur. Masalların hiçbiri zaten özgün değildir -burada geleneksel masallardan söz ettiğim gözardı edilmesin-, kültürden kültüre, çağdan çağa, toplumların değerlerine göre değişmiştir.

Pertev Naili Boratav, masalların geçmişten günümüze nasıl şekil değiştirdiğini şöyle açıklıyor: “Biliyoruz ki Doğunun bu büyük masal kitapları, bir tek yazarın, veya bir tek ‘derleyici’nin belli bir tarihte meydana getirdiği, hiç değişmeden oldukları gibi kalmış, bir dilden öbürüne geçerken yazarın kişiliğine saygı gösterilerek değiştirilmeden çevrilmiş eserler değildir. Zaman, yer ve dil değiştirdikçe yer yer katmalarla zenginleştirilmiş, şişip kabarmış, ya da her yeni şartın gereğince içindeki birtakım ‘özellikleri’ atarak yeni ‘özellikler’ kazanmışlardır: Kimi hikayelerde sadece şema kalmış, her yeni ‘derleyici ve düzenleyici’nin kendi zevkine ve çevresinin zevklerine göre yeni hikâyeler yaratılmıştır.” (8)

Yani geleneksel masalları yeniden ve çocuklara göre değiştirmek tarihsel bir hata değildir. Zaten yabancı toplumlarda, masalların kısalı uzunlu, resimli resimsiz, birçok versiyonu bulunur. Çocukların her yaşta okuyabileceği farklı yorumda bir Kırmızı Başlıklı Kız ya da Hans ve Gratel masalı vardır.

Ancak bazı derleyiciler, uyarlayıcılar ya da kendi adını, anonim olan masalın yazarı olarak gösterme cüretini kendilerinde bulanlar, gerekliliğin nedenini bilmediklerinden olsa gerek, buna pek rağbet etmez, masalın hangi versiyonu ellerine geçmişse, onu kullanırlar ve çocuk kitabı olarak çocuklara sunarlar.

Oysa 3-5 yaş grubuna farklı bir anlatım olmalı, 5-7 yaş grubuna farklı, 7-9 yaş grubuna farklı... Aynı masal, seslendiği yaşın özelliklerini ve beklentilerini göz önüne alabilmelidir.  Bilmem, "çocuklar için" ve "çocuklara göre" kavramına inanmayanlar, kendi çocuklarına okulöncesinde Russell, Gaarder, ilköğretimin ilk döneminde Camus, Dostoyevski, Tolstoy okutuyor olabilir mi?

6. İyi bir masal kitabı nasıl olmalıdır?  

Bir kitabi “iyi” olarak nitelemek için birçok kriterin birarada olması gerekir. Resimleri, kâğıt cinsi, yazı ve grafik düzeni, kapağı, kısacası esteteğiyle de; içeriğindeki kavramsal nitelikleriyle de; bu kavramların çocuğun anlayacağı dille aktarılabilmesiyle de; kullanılan dilin dilbilgisi kurallarına uymasıyla da; yazar üslubunun akıcılığıyla da; kurgunun ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmasıyla da mükemmel olması gerekir. Gerçek mükemmeli aramaktan vaz geçtim, bu özellikleri aramanın gerektiği bilincinde bile olunsa, bir adım daha öteye gitmiş olabiliriz...

Sever, “Kitaplarda, çocuklara, neler yapması ya da yapmamasının söylenmesinden çok, neler yapması ya da yapmaması düşündürülmelidir.”  (9) diyor. Bu ışığın aydınlığında iyi bir çocuk kitabı da, sezdirilen düşünceyi, çocuğa yakın kurgu (iç yapı) ve estetik değerlere saygılı görüntü (dış yapı) ile verebilen kitaptır.

7. Televizyon, internet, VCD ve sinemanın masalların yerini alabileceğinden söz edilebilir mi? Evetse, çocukların düş gücü gelişimine bunun ne tür etkileri olabilir? Geleceğin çocukları hazır ve dayatılmış bir düş gücüne mi sahip olacaklar? Yoksa tüm çocukların basmakalıp bir düş dünyası mı olacak?

Bir yıldır dünyanın birçok ülkesinden çocuk kitabı yazarlarıyla yazışıyorum. Onların aktarımlarına bakılırsa, elektronik kitap (e-book) yayımcılığı hızla yaygınlaşıyor. Yayıncılar, kitapları, ekranda okunmak üzere elektronik ortamda yayımlıyorlar. Elektronik kitap satışı, yayıncının web sitesi adresine girip, ordan bir kitap seçmekle gerçekleşiyor. Seçtiğiniz kitabın önce ücretsiz olarak tanıtımlarına ulaşıyor, sonra almak istediğinize karar verirseniz, kredi kartı ile ödeyerek, kâğıt baskıdan daha ucuza olmak üzere, kitabı satın alıyorsunuz. Ödemenizin ardından verilen şifrelerle kitaba ulaşıyor, ister baskı alarak okuyorsunuz, ister ekranda istediğiniz zaman çağırmak üzere bir dosyada saklıyorsunuz. O kitap artık sizin oluyor.

Bu uygulama, bilmem ne kadar sürede nasıl yaygınlaşacak, ya da gerçekten yaygınlaşacak mı... İtiraf etmeliyim ki, bana sevimsiz geliyor. Ancak düşünüyorum, daktilodan bilgisayara geçerken de ekranda her şey çok sevimsiz ve itici görünmüştü. Hatta yazdıklarımın düzeltmelerini yapmak için ille de baskı almam ve kâğıt üzerinde düzeltme yapmam gerekiyordu. Ekrana bakarak yazıyı toparlamam olası değildi ve bunun hiçbir zaman mümkün olamayacağını sanıyordum. Ancak çok değil, birkaç yıl içinde, yüzlerce sayfalık bir romanı bile, ekranda yazıp, ekranda düzeltmek ve bundan hiç de şikayetçi olmamak gibi bir noktaya geldim... Şimdiki şikayetim ise, bilgisayarımla 24 saat birlikte olamamaya yalnızca...


 

Yine de, bu demek değil ki, masallarımızın, öykülerimizin yerini televizyon, sinema, internet ya da ev ortamındaki CD filmler alsın. "Okumak" ayrı bir kültür. Eğer bu kültür küçük yaştan alınmışsa, o kişiyi okuma eyleminden ayırmak mümkün değildir. Küçük yaşta klâsik müzik dinleme kültürü edinmiş olan, tiyatroya, operaya giden, resim sergilerini gezen, sanatçı ruhunu canlı tutabilmeyi alışkanlık edinen biri, büyüdüğünde bunlardan vazgeçebilir mi?

Çocukların düş gelişiminden söz edersek, burada şöyle bir duraksıyorum aslında. Hangi "düş gelişimi"? Çocukların düş dünyası zaten o kadar geniş ki, biz yetişkin sınırlılığımızla onların düş gücünü genişletmek ya da zenginleştirmek gibi bir başarıya sahip olabildiğimizi düşünürsek yanılırız. Ancak onların düş güçlerine koşut şeyler üreterek, unutmakta olduğumuz kendi düşlerimizi canlandırabilir, bir yandan da, çocuk dünyasına girerek, onlarla iletişim kurma başarısını yakalayabiliriz, hepsi bu.

Düş dünyasına seslenebilen masallar, öyküler yazmakla çocukların düş dünyasını geliştirdiğimiz düşlerine kapılmayalım; biz yazarların başarısının, çocuk dünyasına yaklaşarak, okur-yazar iletişimini güçlendirmek olduğunu bilelim. Bu ilişkide, onların düş dünyasını ellerinden alıp daha çocukluk yaşında onları "yetişkin" dünyasına çekebileceğimiz gibi, çocukluk düşlerini ve yaratıcılığını, biz yetişkinlerin dünyasına taşımalarına da yardımcı olabiliriz. Seçim, çocuk kitabı yazarınındır...

Bilgisayar, televizyon gibi, çocuklara hazır bir renkli dünya sunan iletişim araçlarını ortadan kaldıramayacağımıza göre, onlarla birlikte ve onlara rağmen ve hatta onları da kullanarak, düş gücümüze sahip çıkmayı öğrenmemiz gerekir.

Zaman ayırarak onlarla birlikte oyunlar oynar, kitaplar okursak, uyaranlarla dolu yaşam ortamında  çocuklarımıza, düşlerin çekiciliğini unutmayacakları bir geleceği hazırlamış olabiliriz.

8. Masal anlatımında dikkat edilmesi gereken unsurlar nelerdir?

(Burada sorulmak istenen, masal anlatma ya da okuma sırasında anlatıcı/okuyucunun sesini nasıl kontrol ettiği, masala ne kadar süre ayırması gibi özellikler midir, yoksa masalı anlatırken çocukla masal arasındaki ilişkiyi izleyerek nerde duracağını ve içeriği nasıl değiştirebileceğini sezinlemesi midir? Belki başka bir şey... Tam olarak anlayamadım.  Yani yanıtta özne masal mıdır, anlatan mı, yoksa çocuk mu?)

9. Keloğlan masalları için ne düşünüyorsunuz?

Keleğlan masal değildir, düpedüz gerçektir. Çevrenize bir bakın. Kel olmasalar da, her biri yaşamı süresince Keloğlan'ı birebir canlandırabilecek yetenekte, çok sayıda Keloğlan ve Kelkız görebilirsiniz çevrenizde... Kimi eşi, dostu, komşuyu kündeye getirip malına konmaya çalışır, kimi olduğundan farklı görünüp dengi olmayan eşe sahiplenir, kimi aklını kurnazlıkta kullanıp aldatmacayı hüner sayar. Kötülüğe daha büyük bir kötülükle yanıt vermeyi ustalık görüp, hak bilir.

Keloğlan tipi, çocukluğumda bana çok itici gelirdi. Çok masal dinledim, çok masal okudum. Ama Keloğlan denince, saçına kelkıran girmiş, kafa derisi mikroplu, hastalıklı bir tip gelirdi aklıma. Aklını tam kullanamayıp tuz deyince buz, şeker deyince teker anlayan biri olduğu halde, masalın sonunda zengin  bir kahramana dönüşmesi de beni çok şaşırtırdı. Bir insan hem saf hem kurnaz; hem dürüst, hem hırsız; hem aptal, hem uyanık nasıl olabilir? Keloğlansa adı, oluyor!

10. Çocukları tembelliğe yönlendirmiyor mu?

Yalnızca tembelliğe mi? Saflığın, tembelliğin, aptallığın bir yansıması olan masal kahramanı, üstelik aptallıklarıyla her seferinde doğru ve başarılı bir dönüt alabiliyorsa yaşamdan, ya da kurnazlığını kullanarak çalışmadan karşısındakini alt edebiliyorsa ve masal sonunda saraylara, mallara mülklere, padişah kızlarına kavuşup, ele güne karşı da kahraman olabiliyorsa eğer, yapılması gerekenin çalışıp kendini geliştirmek değil, kurnazlığa başvurup başkasının elindekileri almak olduğu sonucunu sunuyor bence okurlara.

Masalın birinde Keloğlan çalışmaya niyetlenir ve yıllarca büyücünün yanında çalışıp istediği kılığa girmeyi öğrenir. Masalın sonunda, bu yeteneğini, ustasını öldürüp varlığını almakta kullandığını görürüz. (Keloğlan ile Ali Cengiz Oyunu) (10)

Böyle bir masaldan çocukların elde edeceği sonuçlardan biri, kötü olanın öldürülebileceği ve ona acınmayacağıdır. Bir başka sonuç da, yıllarca çalışılarak elde edilemeyen zenginliğin, kurnazlıkla, göz açıp kapayana kadar elde edilebileceğidir.

Olumlu sonuçlar da vardır, bulunabilir elbet. Ancak sınav hesabına göre  her yanlış bir doğruyu götürürse eğer, dikkat edelim, elimizde yalnızca eksilerle kalabiliriz.

Çocukluk, yaşanıp geçilen, geçince unutulan bir dönem değildir; çocukluk her zaman bizimledir. Çocuklarımız da çocukluklarını hep hatırlayacaklar. Ve ellerindeki karneye yaşam boyu bakıp duracaklar...

Acaba dürüstlüğün enayilik, doğruluğun aptallık sayılmadığı bir yaşama katılma sınavını başarıyla verebilmiş olabilirler mi?...

 

Kaynaklar

  1. “Çocuk ve Edebiyat”, Sedat Sever, Kök Yayınları’2003, s.47
  2. “Çocuk Edebiyatı”, Selahattin Dilidüzgün, Anadolu Üniversitesi Yayınları’2002, s. 35
  3.  “Beş Kardeşler Masalı”, İsmail Sivri, Bilgi Yayınevi’1996
  4. “Keloğlan Ak Ülke”, Duran Yılmaz, Yuva Yayınları’1998
  5. “Gerçek Oyunlar Sanal Oyunlara Yenildi. Masumiyet de Şiddete...” Çocuk ve Aile, Ekim’2001, Sayı:41
  6. “Çocuk Edebiyatı”, Selahattin Dilidüzgün, Anadolu Üniversitesi Yayınları’2002, s. 41
  7. “Peri Masalları Üzerine”, J.R.R. Tolkien, Altıkırkbeş Yayınları, s.52
  8. “Az Gittik Uz Gittik”, Pertev Naili Boratav, s.302
  9. “Çocuk ve Edebiyat”, Sedat Sever, Kök Yayınları’2003, s.14
  10. “Keloğlan Masalları”, Tahir Alangu, Afa’1990 s.145

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.