En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

Akşam-lık - 2003

Article Index
Akşam-lık - 2003
Sayfa: 2
Sayfa: 3
All Pages

Akşam-lık

8 Ağustos 2003, s.66

(kısaltılıp bölünerek yayımlandı)

 

Türk Çocuk Edebiyatı

 

Türkiye’de çocuk edebiyatındaki eğilimler nedir; didaktizmin ya da modernleşmenin durumunu siz nasıl görüyorsunuz?

Biz yetişkinler bile, bize dikte edilene, hele özgürlüğümüzü ve karar verme hakkımızı elimizden almaya yönelik otoriter tavırlara karşı tepki göstermiyor muyuz? Çocuklar baskıcı tavırlardan neden hoşlansın ki? Hele onların ruhu bir kelebek kadar narin, bir kuş kadar özgürken...

Türkiye’de çocuk yazını, geçmişte, çocuklara ders verme fırsatı olarak algılandı sanıyorum. Belki biraz da, yazarlardan önce, eğitimcilerin çocuk yazınına el atmaları bu yanlışı getirdi beraberinde. Çocuk kitapları uzunca bir süre, hayal kurmayı çocukluğunda bırakan, yazı alanını kendi siyasi ya da dini görüşlerini empoze etme, eğitim verme ve/veya otorite uygulama alanı olarak kullanmayı doğal sananların kalabalığına karıştı.

Neyi nasıl yapacağını art arda sıralayarak, çocuk okura ya da dinleyene, kendi seçimlerini yapabileceği, kendi özgürlüğünü uygulayabileceği bir alan bırakmamışsa eğer, o kitabın didaktik olduğunu söyleyebiliriz. Bu tür kitaplar, eğitimcilerin ve anne-babanın pek sevdiği türlerdir. Onlar isterler ki, işte o kitaptaki çocuk gibi ellerini yıkasın çocukları, o kitaptaki öğrenci gibi çalışkan olsun öğrencileri. Aksi durumda, kitapta bir bir anlatılır çocuğun başına ne kötü şeyler geleceği...

Bir çocuk kitabında, mikropların nasıl üreyip kana karıştıkları ve insanı hasta ettiği, aşı olunduğunda neyin ne olacağı öylesine ayrıntılı anlatılmıştı ki, bu yaşta benim duymak ya da bilmek istemediğim bu tıbbi bilgileri, çocukların hiç istemeyeceği, yazarların aklına bile gelmiyor sanırım. Hele ki çocuklar, oyundan, eğlenceden, bilgisayardan, televizyondan ayrılıp da kitaba verecekleri kısacık zamanı, neden böyle bilgiler edinmek için kullanmayı seçsin ki? Ama zaten bunu seçen onlar değil, yetişkinler; çocuklar ise, bu tür kitaplarla karşılaştıklarında bir daha hiç okumamayı seçiyorlar...

Prof.Dr.Sedat Sever, Çocuk ve Edebiyat (Kök Yayınları’03) adlı kitabında “Kitaplarda, çocuklara, neler yapması ya da yapmamasının söylenmesinden çok, neler yapması ya da yapmaması düşündürülmelidir.” diyor,. Oysa çocuk kitabı olarak sunulan kitapların çoğunda, “sezdirilme” yöntemi yerine “dikte” yönteminin kullanıldığını gördük, görüyoruz.

Yabancı ülkelerde, kitaplar “fiction” (öykü) ve “non-fiction” (öykü olmayan) diye ikiye ayrılıyor. Bir de, öykü içinde bilgi aktarımını amaçlayan kitaplar var ki, onlara da “narrative non-fiction” veya “faction” deniyor.

Yani istediği kadar öykü içine sokuşturulmuş olsunlar, bu tür didaktik kitaplar yine “öykü olmayan” kategorisine giriyorlar.

Sanıyorum ülkemizdeki karmaşa bundan doğuyor. Yaşamsal değil de, okulda öğretilen eğitici/öğretici bilgileri farklı bir kılıkta aktarmayı amaçlayan kitapları da, “çocuk kitabı” diye algılıyoruz; aynı kategoriye sokuyoruz. Oysa onlar, öykü olmayan kitaplar rafına sıralanıp, konuyla ilgili okurlarını beklemeliydi...

Kitapların hiçbir şey öğretmeyeceğini, öğretmemesi gerektiğini de düşünen bir yazar değilim. Bence yaşamda her nefes, yeni bir öğretidir; öğrenmeyi, anlamayı bilene... Ben her yeni gün, yaşadığım her anın deneyimiyle, yeni bir şey öğreniyorum. Masallar da öğretir, öyküler de, romanlar da... Ancak edebiyatın anlamı ya da amacı, doğrudan öğretmek değildir; doğrudan öğreti, ders kitaplarının işidir. Edebiyatın işlevi ise, yaşam çeşitliliğini ortaya koyarak okurun deneylerini arttırmak, kişiliğini zenginleştirip algılarını esneterek, yaşama hazırlanmasını sağlamaktır. Okur, masal/öykü kahramanlarıyla birlikte adım adım yol alırken, hem kendisini, hem çevresini keşfeder. Bu da bir çeşit öğretidir, ancak doğrudan değil, hissettirerek, yöntemleri okura seçtirerek ortaya konan ve her yeni kitapla birlikte algıların çıtasını yükselten bir öğretidir.

Yazar olarak, yazarken çocuklarla nasıl diyalog kuruyorsunuz, nelere dikkat ediyorsunuz?

Ben yazarlığa, “çocuklar için yazayım” düşüncesiyle başlamadım. “İyi yazdığım” için başladım. Daha çocuklukta ortaya çıkan yeteneğim; yapabildiğim en iyi şeydi, iyi yazmak. Herkesin kimi daha çocuklukta keşfedilen, kimi henüz keşfedilmeyi bekleyen yetenekleri vardır; kendi içine yolculuk yapmış olanlar, kendini ve yeteneklerini er geç keşfeder.

Ben, yazı yeteneğimin erken keşfini, öğretmenlerime borçluyum. Onlardı bana yön veren, beni destekleyen, bana anadilimin güzelliklerini armağan eden...

Yazar olacağını bilmek, ama bunun için ne yapılması gerektiğini bilememekle geçti uzun yıllarım. Dergilerde çalıştım, röportajlar yaptım, köşe yazıları yazdım... Yazmakla ilgili her şey vardı hayatımda; ama ben, kitap yazmak istiyordum.

Hayat Mecmuası’nda çalışmaya, 1973 yılında başladım. O günden sonra da hep yazı dünyasının içinde oldum.

Ancak, çocuklarla diyoloğum, kendi çocuklarımın doğumundan sonra oldu. İlk oğlum Evren, 1980 doğumlu. Bir kedi yavrusunu bile hayatta tutabileceğinden kuşkulu bir genç kızın, bir bebek sahibi olmasının ardından, bir bahar gününün sarhoş edici güzelliğini anlatmak için kaleminden dökülen sözcüklerinin de değişime uğraması doğaldı sanırım: 

Gün,

Mavi saçlı, sarı gözlü bebek!

Uzaktan sevmekle olmaz

Bu doğumu yaşamak gerek!

Gün,

Ofset baskı, hem dört renk!

Bu sıcak,

Sımsıcak aşk gibi.

Kartpostala sığmaz

Göğe yazacağım dileklerimi. (1982)


 

Çocuklar için yazmak... Gerçekten hiç aklımda, hayalimde yoktu. Ancak gerek oğlum Evren, gerekse daha sonra 1986’da doğan oğlum Alper, bana, yavaş yavaş uzaklaşmakta olduğum renkli çocukluk dünyasına geri dönme fırsatını sundular, çocuk dünyasının kapılarını açtılar ardına kadar; hiç duraksamadan girdim.

Onları sevdiğimi hissetmeleri için, daha karnımdayken, müzik dinletir, masallar okurdum. Evren doğduktan  sonra, inanılmaz bir iletişim vardı aramızda. Altı aylıktan küçüktü, başını evet ya da hayır diye sallamasını söyleyerek, algı alanı içindeki sorularımın yanıtlarını aldığımı hatırlıyorum.

Alper ise, hiçbir annenin ya da babanın, kendi çocukları için istemeyeceği özelliklerle donanıp gelmişti. Yemek yemeyen, uyumayan ve kendi özgün dünyasında yaşayıp çevresiyle bağlantı kurmayı sevmeyen bir çocuk...

Evren 7-8 yaşındayken ona, bana en az bir yıl izin vermesini istedim. Bu süre içinde her konuda kardeşine öncelik tanıyacağımı, onun dünyasını tanıyarak, onu, çevresiyle iletişim kurmaya alıştırmaya çabalayacağımı söyledim. Bu arada, onu çok sevdiğimi bilmeli, kardeşi önceliği aldığı için kendisini terkedilmiş, unutulmuş hissetmemeliydi. 

Evren bunu anlayacak bir çocuktu. Kardeşinin ne kadar zor bir bebek olduğunu o da görüyordu. Sevgi, sabır ve hoşgörüyle, Alper’in kapalı dünyasına ulaştık.

Masallar da tam bu dönemde yazılmaya başladılar. Uyumak İstemeyen Zürafa, Fasulye Motorlu Uçan Daire, Şımarık Fil, Gezmeyi Seven Ağaç, Geceyi Sevmeyen Çocuk, Canı Sıkılan Çocuk ve diğerleri... Tüm çocuklar için onlarca kitap yazıyor olduğumu bile bilmeden, evimdeki o zor çocuğun dünyasını paylaşmak için anlatıldılar her biri... Bu nedenle, okuruyla iletişimi güçlü masallardır onlar.

Daha sonra, çocukların ergenlik dönemini tanıdım. Bu dönemde, Evren’in bu doğal değişimdeki tepkisel özellikleri bana yol gösterici oldu. Okulöncesi dönemlerinde çocuklarımı  öyle iyi tanıyordum ki, sözcüklerine eklenen bir yeni sözcük, ya da tepkilerindeki en küçük bir değişiklik, onların günlük yaşam içinde nelerle karşılaşmış olabileceğinin ipuçlarını veriyordu bana; olumsuz bir gelişmenin nedenlerine kolayca inebiliyordum.

Ancak buluğ çağı çok farklı bir dönemdi. Bocalamaya başlamıştım; ustaca geri püskürtülüyordum; yine de çocuklarımla sağlıklı iletişimden vazgeçemezdim. Gözledim, izledim; anlamayı, hissetmeyi öğrendim.
Sanıyorum, çocuk yetiştirme döneminde ben bir anne olarak çocuklarımı eğitmeye çalıştığımı zannederken, en çok kendimi eğittim. Kendimi değiştirdim; keskin huylarımı törpüledim; hoşgörülü olmanın ve insanları anlamaya çalışmanın, her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir erdem olduğunu keşfettim.

Yazarken, okurla empati kurabilmemin başarısını, bu eğitime borçluyum... Yazarken, hangi yaşa, kime, nasıl ulaşılır; bu sınırları çok iyi bilmemin nedeni de budur.

Günümüz çocukları nasıl kitaplar istiyor, nelerden hoşlanıyor?

Hemingway, “Bütün güzel kitapların ortak bir yanı vardır,” diyor. “O da, gerçek hayattakindan daha gerçek görünmesidir.”

Doğaüstü ya da bilimkurgu bir öykü anlatıyor dahi olsanız, bu öyküdeki gerçek dışı ögelerin, belli bir mantık kurgusu içinde gerçekle bağlantısının kurulması şarttır. Öyle ki, okur o kitabı okurken, o kurmaca dünyanın gerçek olduğunu düşünebilmeli, böylece kendisi de o dünyadaki karakterlerle duygusal iletişime girebilmelidir.

Eğer inandırıcılık olmazsa, kitabın ciddiye alınmasını, hatta sonuna kadar okunmasını beklemek hayalcilik olur.

Çocuk kitaplarındaki iticilik, birçoğunun bu inandırıcılığı okuruna sağlayamamasıdır. Konunun kurmaca olsun gerçekle bağlanmaması, mantık boşlukları, gerekli gereksiz akla gelen her şeyin olası ki “ziyan olmasın” anlayışıyla öyküye sokuşturulması, öğreticiliğin ön plana alınarak, hiç durmaksızın aba altından öğüt verilmesi, çocuk okurları kitaplardan uzaklaştırmak için yeterli özelliklerdir.

Siz çocukların nasıl kitap istediğini sordunuz, ben ise nasıl kitap istemediğini anlatmaya başladım. Ama bence, bütün ipuçları, nasıl olmaması gerektiğindedir zaten...


 

Bazı çocuk kitaplarındaki konuşmalar, ya da yazarın konuşma arası anlatımları, günlük yaşamda ne yazarken, ne de konuşurken asla kurulmayacak cümlelerden oluşur. Bu cümleleri yazar özenle kurmuştur, hatta belki de dilbilgisi kurallarına bile uymuştur, ama hepsinden de buram buram yapaylık akar. Bu tür sahte anlatımlar, okuru içine çekip, yeni dünyalara taşımak ve ona yaşamsal deneyimler katmak yerine, öyküden koparıp uzay boşluğuna fırlatıverir...

Dil bozukluğu, sevimsiz, acemice çizilmiş resimler, okunaksız yazı karakteri, kitabın estetik boyutundaki zevksizlikler ve daha neler neler...

Ancak tüm bu olumsuzlukların giderilmesinden sonra, çocukların nasıl bir kitap istediğine getirebiliriz sözü.

Onlar, kendi dünyalarına, ilgi alanlarına ve beklentilerine yakın, onları mutlu eden, eğlendiren, okunduktan sonra onları bir daha asla okumamayı düşündüren değil, başka bir kitabı okumaya heveslendirebilen kitapları seviyorlar. Okudukça, büyüdüklerini, olgunlaştıklarını düşünmeyi, bu dünyada onların da bir rolleri olduğunu hissetmeyi istiyorlar... 

Okuma-yazma öğrenen çocuklar ne tür kitaplar almalı, neler okumalı? Okuma kültürü nasıl geliştirilebilir?

Çocukları “kitap oku” diyerek sıkboğaz etmeyi doğru bulmuyorum. Bilgisayar oyunları, televizyon... Spor, sinema, arkadaş sohbetleri, sinema... Hangi birini seçmesi gerektiğini şaşırtacak kadar çok uyaran var çocukların çevrelerinde. Bir yanda da boğazlarına kadar derse gömülmüş durumdalar. Kitapla, sayısız seçeneğe bir seçenek daha eklenmiş oluyor ve okumaya bir türlü sıra gelmedikçe de, üzerindeki baskıya bir de suçluluk duygusu eklenip çocuğu iyice eziyor.

Çocuk, bir yaşam biçimi olarak ele almadıkça ve kendi bilinçli seçimiyle önceliği tanımadıkça, kitabı hayatında bir baskı unsuru olarak görmekten kurtulamayacaktır. Biz yetişkinlerin başarması gereken şey, kitabın önemini çocuğun kendisinin kavramasını ve kendi seçimiyle kitabı hayatına almasını sağlamaktır. Bu da ancak, doğumdan sonra başlar; kitap okuma kültürü, gökten dolu yavar gibi hayatın herhangi bir döneminde pat pat diye düşüvermez şanslı insanların başına...

Bu nedenledir ki, daha bebeklik sürecinde, çocuklarımızın yaşadığı ortamlarda her zaman kitap bulundurmalı, her gün zaman ayırarak onlara kitap okumalıyız.

Yanlarındaki yetişkin, çantasına tıkıştırdığı bisküvi, kek, su, meyve suyu gibi ihtiyaçların yanı sına bir kitap almayı düşünmediğinden, -böyle bir şey aklının ucundan bile geçmediğinden- trenlerde, vapurlarda oradan oraya koşuşarak ya da yüksek sesle bağırıp, ağlayarak can sıkıntılarını ifade etmeye çalışan çocukları çok gördüm. Hatta itiraf etmeliyim, bu yaşıma geldim, bu ülkede yol boyunca çocuğuna kitap okuyan, ya da resimlerine bakması için eline kitap veren bir tek ebeveyn görmedim. “Bu ülkede” sözcüğünü özellikle kattım bu cümleye, çünkü yurt dışında, tam tersine, yolda ya da tatilde, yanına çocuğu için kitap almamış bir ebeveyn görmedim şimdiye kadar...

Selahattin Dilidüzgün, "Çağdaş Çocuk Yazını" adlı kitabında (Yapı Kredi Yayınları), "...nitelikli olarak değerlendirebileceğimiz birçok masalın çocuğun ruhsal gelişimine, kendini tanımasına, özgüven duygusunun artmasına; yaşamın ekonomik, sosyal yanını tanımasına ve okuma alışkanlığı edinmesine büyük katkısı vardır," derken, anne-babalar, bilgisayarından televizyonuna, bunca çok yönlü seçenek dolu bir ortamda, kitabın yeri ne olabilir diye gizli bir kuşku duyuyor olabilir ülkemizde... Hatta inanın, bazı öğretmenler bile bundan kuşku duyuyor.

Oysa sanat, yaşamın; edebiyat, sanatın can damardır. Şiirler, romanlar, öyküler, masallar... Onları karıştırıp günlük vitamin şurubu gibi kaşık kaşık verdiğimizde, çocuklarımızın, hayata katılımcı olabilmeleri için en gerekli yeteneklerini geliştirmiş ve ömür boyu desteklemiş oluruz: İlham, hayal gücü ve yaratıcılıklarını...

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.