Eğitim Dergisi - 2004

Print

EĞİTİM DERGİSİ

Nisan 2004, sayı 50 (s.13-15)

Çocuk Yazarlarıyla e-söyleşi

 

1- Niçin çocuklar için yazıyorsunuz?

Çocuklar için yazıyorum, çünkü ‘yazmayı’ seviyorum.  Eğer çocuklar için yazmasaydım, yine yazardım; seslenecek bir yerler, yazacak farklı konular bulurdum.  Zaten ilk yayımladığım kitap da, yetişkinler için bir şiir kitabıydı (1982)...

"Niçin çocuklar için?" sorusu çok yerinde bir sorudur. Bu soruyu ben de çok sordum kendime. İtiraf etmeliyim ki, çocuklar için yazmayı düşünerek başlamadım yazmaya. Bir minicik düşünce dokunuşu olsun... Yo hayır, aklımda çocuklar yoktu... Yalnızca "yazmak" eylemi adınaydı her şey. Yazmaktan başka bir şey düşünemiyordum. Yazmak, benim mutluluğumdur, tutkumdur. Vazgeçmeye söz verdiğim, kendime yeminler ettiğim, ama yine onsuz olamayacağımı kabullenip, baş eğdiğimdir.

1989’da kucağımda onlarca masal vardı. Küçük oğlum için yazmıştım onları. Benden masal okumamı isteyen ama önerdiğim hiçbir kitabı sonuna kadar okutmayıp daha ilk sayfasında kulaklarını tıkayarak başka masal istediğini söyleyen, uyku uyumayan, yemek yemeyen, inatçı mı inatçı bir çocuğa... O zamanlar 2-3 yaşlarındaydı. Benden ısrarla masal istiyordu ama hiçbir kitabı okutturmuyordu. Sabrımın taştığı bir gün, "Peki ama sen hangi masalı istiyorsun? Söyle onu okuyayım," dedim. Sandım ki, kitapların arasından bir tanesini seçip bana okutturacak. "Ben kertenkele masalı istiyorum!" dedi, kararlı ve kendinden emin.

"Küçük Kertenkele" masalını o gün anlattım. Ardından "Uyumak İstemeyen Zürafa"... O günden sonra nasıl bir masal istiyorsa, itiraz etmeden, hemen oracıkta yaratıp, bir yandan kurgularken, bir yandan anlatıyordum. Daha sonra bu masalları daktilomda yazıya döktüm (o zamanlar elektrikli daktilolar bile yoktu!). Ve sonra... Geceyi Sevmeyen Çocuk adlı masal kitabıyla başlayan ve şiiriyle, öyküsüyle, romanıyla 100 kitaba yaklaşan, renkli bir serüvenin içinde buldum kendimi...

14-15 yaşında tuttuğum günlüğüme, ‘ben ilerde yazar ya da şair olacağım’ diye yazmıştım. Ama, “çocuk yazarı olacağım!” dememiştim...

Şimdi, yetişkinler için de yazmama karşın, kendimi bir çocuk kitabı yazarı olarak tanımlamayı seviyorum.  Çünkü, çocuklara yazmayı seviyorum; dilime, düşüncelerime, duruşuma, yaşama bakışıma yakışan bir sesleniş bu...

2- Ülkemizdeki çocuk yayıncılığını nasıl buluyorsunuz? Nitelik ve nicelik açısından bir değerlendirme yapar mısınız?

Zor sorular bunlar... Anlatması zor... Anlaması zor... İsyan etmeden kabullenilmesi çok zor... Ben iyi yönlerine söz değdirmeyi yeğliyeyim; yoksa, sorunlar öyle çok ki...

Yayıncılık da, haliyle, herhangi bir ticari şirket gibidir: Mal üretilir, mal satılır, kâr bilanço hesaplanır... Yayıncı/şirket, yaşamak için kâr etmek zorundadır. Bu bağlamda, bazı yayıncıların, çocuk kitaplarını yalnızca üzerinden kâr edilecek bir “meta” olarak gördüğü gerçeğini görmezden gelerek, çocuk kitaplarına “bir çuval patates” ya da “bir kasa domates” gözüyle bakıldığını düşünmeden, dedim ya, gözümüzü “iyi”lere dikelim... 

Ülkemizde çocuk yayıncılığı, 1990’dan bu yana çok büyük bir ilerlemeler kaydetti. Geçmişte, güzel örnekler görülmediğinden olsa gerek, güzelin ne olduğunu bilmemek de doğaldı. Ancak, kişilik, çocuk yaşta oluşuyor; eğer çocuklara yanlış değerler aktarılmışsa; daha ileri yaşlarda bunları düzeltebilmesi zor; çok zor. Bu yüzden değil mi ki, bu gerçeği bilenler, çocukların estetik değerleri ve doğru kavramları edinmeleri için çaba harcıyor, kişiliklerini oluşturacak renkleri ve ışıkları seçebilecek bilinci zamanında vermeye çalışıyor? 

Çocuk kitaplarının işte bu noktada işlevi çok büyüktür; çok önemlidir.  Çocuk kitapları, çocukların kişiliklerinin şekillenmesi ve olgunlaşması sürecini hem hızlandırır, hem renklendirir, çeşitlendirir.  90’dan bu yana, sayısı hızla artan çocuk kitaplarının birçoğu, bu işlevini sürdürürken, patates ya da domates niyetine üretilen kitaplara rağbetin de giderek azaldığı görülüyor; çünkü artık ne istediğini ve ne seçmesi gerektiğini bilen bilinçli bir okur kitlesinin geliştiği söylenebilir.  Kâğıdından, diline, görüntüsünden, içeriğine kadar her açıdan özensiz kitaplar, henüz seçme bilincine erişememiş kesimlere doğru çekildi.  İster istemez, bu tür yayınevleri de, en azından görüntüyü kurtaralım bakışıyla, hiç olmazsa dış yapı kriterlerine uymaya başladılar.  Bu nedenle bakıyorsunuz, bugüne kadar ‘nasıl olsa çocuktur, anlamaz, ucuz ucuz verir, sürümden vurgunu vururum’ düşüncesiyle hareket etmesine alıştığımız yayınevleri bile, kendilerine çeki düzen vererek, yeni ve çağdaş kitaplar yayımlamaya yöneldiler.

Ben geleceğe olumlu bakıyorum.  Aksi halde, çocukluğumdan bu yana “yazmak” adına kurduğum hayallerin ve Hayat Mecmuası ile birlikte yazın hayatına atıldığım 1972 yılından bu yana geçen  32 yılımın hesabını, nasıl veririm yaşama?


 

3- Sokaktaki çocuk (sanayi, köprü altı, tinerci vb) size ne ifade ediyor?

O çocukların anne ve babalarının ne denli “cahil” olduklarını düşünerek, toplum adına, insanlık adına üzüntü duyuyorum. 

Eğer bir toplum, “insan olmayı” yaşamın eksenine oturtmayı öğretememişse, “insan” sevgisini duyumsatamamışsa, kendini sevip saymaktan yola çıkarak başkalarını saymayı içselleştirmenin yöntemlerini aktaramamışsa, bireylerinin çarpık kişileşmesinin de önünü alamaz.

İnişe geçen bir uçaktan bakıldığında, “çarpık kentleşme” sözcüğünün ne anlama geldiği, nasıl somutlaşıp gözle görülebiliyorsa, bireylerinin de “kişilik” kazanma sürecinde nasıl “çarpık” kişileşmeye doğru gittiğinin sonuçları da somut olarak sokaklardadır; sorumluyu, aynı başıboşlukta aramak gerekir. 

Hangi anne, hangi baba, hangi dayı, teyze, amca, kardeş, bir çocuğun sokaklarda dolaşmasına  yürek dayandırabilir?  Nesneleri ve kalıpları “insan”ın varlığından daha önemli görenler olsa gerek...  Nesnelere ve kalıplara tutsaklık da, çocukluktan taşınır yetişkinliğe; iyice kemikleşerek ve vazgeçilmez tek görüş olarak...  İnsanın özgür düşünce yeteneğini iğdiş edip, insanlığını kendi içinde tutsak ederek...

Bundandır işte, çocuklarımızı daha çocukken çocuk kitapları aracılığıyla “insan” kavramıyla, insani değerlerle tanıştırmak istememiz. Büyüdüklerinde, onlar, sokaklarda dolaşan kimsesiz, suçlu çocukların anne ve babaları olmasınlar diye...

4- Çocuklar için vazgeçilmez olduğunu düşündüğünüz yerli-yabancı on kitap adı verir misiniz?

Hangi çocuk için? Hangi kitap? Her çocuğa aynı model giysinin aynı ölçüde olanı uymaz... Hasta olan iki çocuğa, uzaktan uzağa aynı antibiyotik önerilemez. Kitaplar da böyledir.

Eğer siz bana kitap önereceğim çocuğun özelliklerini iletirseniz, ona en uygun olabileceğini ve onun için vazgeçilmez olabileceğini düşündüğüm kitapların adlarını sıralayabilirim. Ancak unutmamalıyız ki, onun için vazgeçilmez olan, bir başkası için kolayca vazgeçilebilecek olandır...

Çocuk kitabı alanında güzel eserler vermiş olan yazarların birkaçının adını verebilirim.  Ama bu demek değildir ki, her çocuk, her yazarın yapıtını kendine yakın bulacak ve bu kitaplar onlar için ille de vazgeçilmez olacak.  Bu seçimi ancak, okurun kendisi yapabilir.  Zaten biz, çocuk kitabı yazarları da, kendi seçimlerini yapabilecek, özgür düşünce geliştirilebilecek, yaratıcılıklarının gücünü küçük yaşta keşfedebilecek bireyler yetiştirmek için yazmıyor muyuz? Kitap okuyan çocuklar, zaten seçimlerini doğru yapacaklar, yanlışlarını hızla ve yara almadan düzeltebilmenin yollarını da yine kendileri bulacaklar.

Yazar adı olarak önerebileceklerimi de düşündüm, ancak bu da adil olmayacak.  Ben kimlerin ne yazdığını çok iyi biliyorum; çünkü Cumhuriyet Kitap Eki’ne yazdığım 5 yıl boyunca, binlerce çocuk kitabı okudum.  Ancak, en iyi seçimi, yine çocukların yapacağına güveniyorum... 

Şimdi yüksek lisansını yapan oğlum, ilkokul 4. sınıfa giderken, dersleriyle ilgili kaygılarımı, “Anne, sen merak etme.  Ben kitap okuyan çocuğum, başarırım,” diyerek gidermiş; aradan geçen yıllar içinde de haklılığını kanıtlamıştı. 

Ben, kitap okuyan çocuklara güveniyorum. Bunu bir çocuktan öğrendim...


+ 0
+ 0