En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

İyi Kitap - 2010

Article Index
İyi Kitap - 2010
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
All Pages

İYİ KİTAP

Haziran 2010, Sayı 16 s.20-21

G.Mine Olgun röportajı

 

-Sizlerin “şiirleşme” olarak adlandırdığınız bir pratiğin ürünü olan ortak imzalı kitaplarınız – kitapları resimleyen Mustafa Delioğlu’nu da unutmadan- çok ilginç bir projenin ürünü… Biraz bahseder misiniz? Bir de literatüre belki de sizin kattığınız “şiirleşme”den bahsetmenizi isteyeceğim sizden. Bu proje nasıl ortaya çıktı?

Şimdi bir proje olarak değerlendirdiğimiz yapıtlar, başlangıçta tamamen iki yazar arasında oynanan bir oyundan ibaretti. Rastlantısal, doğaçlama bir oyun...

Şöyle ki,  2001 yılı sonunda Cumhuriyet Kitap Eki çocuk sayfasındaki görevimden ayrılmayı planlamış –sayfayı beş yıl boyunca sürdürmüştüm, artık yenilik ve kendime zaman yaratma arayışı içindeydim- ve Ocak 2002’nin ilk sayısında, bundan böyle sayfayı öğretim görevlisi ve yazar Nilay Yılmaz’ın sürdüreceğini duyurmuştum. Aynı sabah küçük bir okurdan telefon geldi; ağlıyor, bana kızıp bağırıyor ve sayfayı bırakamayacağımı, buna hakkım olmadığını söylüyordu. Açıklamaya çalıştım; her değişikliğin gelişime açılan bir kapı olduğunu, ayrıca bir yere ayrılmadığımı, okurların her diledikleri an aynı adreslerden bana ulaşabileceğini... Yok, olası değil, küçük kız bir türlü ikna olmuyor. Sonunda telefonu Ihlara’nın annesi aldı ve, “Kızım sizi rahatsız ediyorsa özür dilerim. Ama inanın, gazeteden ayrıldığınızı okuduğu andan beri ağlıyor,” dedi.

Ihlara’nın annesi kimdi dersiniz?  Mavisel Yener! Kendisini tanımıyordum ama “Mavi Elma” adlı kitabını okumuştum ve İzmir’de oturduğunu biliyordum; hepsi bu!

Mavisel Yener ile e-posta ile yazışmaya başlamamız böyle oldu. Bana henüz yayımlanmamış birkaç öyküsünü yolladı Yener. Ardından, muhteşem romanı “Mavi Zamanlar”’ın dosyasını... Tudem’in roman yarışmasına katılacaktı ve ben de seçici kurul’da olmadığım için romanını yollayıp düşüncelerimi sordu. Doğrusu roman dereceye girmese, Tudem yarışmalarına olan güvenim sarsılırdı; öylesine büyüleyici bir romandı. (“Mavi Zamanlar” kazandı mı?  Merak ediyor musunuz? J...)

Bir gün, Mavisel Yener bana birkaç şiir yolladı. Sondördün ve Dolunay... Öyle güzel şiirlerdi ki, insanın şiir yazası gelirdi... Yener’e, şiirleri çoğaltarak Ay üzerine başlı başına bir şiir kitabı oluşturabileceğini söyledim. Yener, “Ay üzerine yazılacak ne varsa yazdım; başka ne yazayım ki?” diye yanıtladı beni. O zaman ben de ona örnek olarak “Ay’da Dedem” adlı şiiri yazıp yolladım. “Daha yazılacak çok şey var,” dedim.

Şiirleşme oyununa, Mavisel Yener’in bir kitap oluşturacak şiirleri toplayana kadar ona esin vermek üzere başlamıştım, oysa asıl bana esin veren oymuş... O yazdı, ben yazdım... Ben yazdım, o yazdı... Güldük, eğlendik, şiirlerle oyunlar oynadık. Yüzlerce şiir biriktirdik.

Bir gün Mavisel Yener’e şu dizeleri yolladım:  Güvercinle yolladığım haberi/Aldın mı bilmem./Çocuklara yazılan şiirleri/Yitirmek istemem./Hoşçakal deyişim,/Işıttığın bunca güzelliği/Güne taşımak istediğimden...” (Mavi Ay) 

Anladı... Artık çocuklarla paylaşacaktık şiirlerimizi...

Yedi kitap olmasını ben de beklemiyordum. 2002 öncesinde çocuk şiirleri pek rağbet gören bir yazın türü değildi. Yayınevleri şiir yayımlamaktan uzak duruyordu. Bu nedenle beşinci kitapta, artık durmamız, daha fazla yazmamamız gerektiğini söylemek istedim, sözcükler boğazımda düğümlendi. Ben de iletimi yine şiirle yolladım:

Şiirim Bitti

Kaptı kedi,/Şiirim bitti.../Ne yapacağım ben şimdi?

Denizin yosunu çiçek olup /Süslemez mi saçımı?/Aydedeyle güneş bir olup/Yollamaz mı ışığını?

Ya konuşmazsa /Balıklar bir daha?/Mineler açmazsa gözümde?/Kartopum cebimde.../Nereye gider mavi yasemin?/Uçamaz ki güvercin...

Gel pisi pisi,/Ver şiirimi geri...

İletiyi alınca, elektronik postanın bir ucunda, hüngür hüngür ağlamış Mavisel Yener. Ya ben? Daha şiiri yazarken gözyaşları içindeydim. Ağladığımızı, üzüldüğümüzü birbirimize belli etmemek için uzun bir süre bu konuda konuşmadık. Sonra bir gün bir kitap fuarında karşılaştığımızda, “Ben çok ağladım,” dedi birimiz. “Ben de...”

O zaman neden duracakmışız ki? Kitaba dönüşmese de biz aramızda şiirleşmeyi sürdürürdük, zaten kendimiz için yazmıyor muyduk onları?  Bunu fark edince gözyaşlarımız durdu... Üstelik bu kez yeni oyunlar bulduk kendimize. Aynı şiiri birlikte yazmayı denedik. Ay Kaç Yaşında ve Kaç Güneş Var şiirleri de böyle yazıldı...

-Çocuk edebiyatı alanında emek veren yazarlar olarak çocukların hayal, duygu ve düşüncelerine seslenmek ve aynı zamanda etkili olabilmek… Sizler nasıl tanımlarsınız çocuk şiirini? 

Yolda yürürken, çalışırken, koşarken, vapurda, dolmuşta... Her yer şiir dolu; yaşam, sürekli şiir mırıldanır insana. Nasıl olması gerektiği konusunda bir yargıda bulunamam, ama kendi şiirlerimi doğal bir dil ve içtenlikle yazdığımı söyleyebilirim. Peki ama çocuk şiiri ille böyle mi olmalı? Bunun en doğru yanıtını yine çocuklar verebilir.

Aslında Türkçemiz kendi yapısı içinde ritmi barındırıyor, ancak nezaketin yanından geçmeyen hoşgörüsüz ve uzlaşmasız sözcüklerle doldurulan ve bu nedenle doğal ritminden giderek uzaklaşan kiminin dilinde, şiirin de yitip gittiğini düşünüyorum. Ben, yaşamın tüm eziciliğine karşın, dilimin o gizli müziğini duyabildiğimin ve bunu yazıya dökebilme şansına sahip olduğumun farkındayım; şiirdeki başarımın nedeni bu olsa gerek...

-Çocuk şiiri nasıl yazılır? Yazma sürecinden  bahseder misiniz?

Yazma süreci? İnanın bilemiyorum. Birden bir coşku düşer yüreğe. Yolda da olsanız, sözcükler dolanmaya başlar belleğinizde. Bir an önce yazmak istersiniz akıp giden dizeleri. Bazen kâğıda ulaştırana kadar kimi sözcükler yitip gider; yazdığınızda bilirsiniz, bir tını eksiktir. Onu bulana kadar aranır durur yüreğiniz.

Ne zaman ki şiir cıvıldamaya başlar, bir şarkı tutturur neşeli, o zaman bilirsiniz, artık hazırdır.

Yazdığınız kimi zaman çocuğa seslenir, kimi zaman yetişkine. İki şiir arasındaki ayrımı yapmak da, içimdeki çocuk Aytül ve yetişkin Aytül’e düşer; onlar daha yazılırken bilir neyin ne yöne gideceğini...


 -Çocukların dil gelişimi ve anlama düzeylerini ne ölçüde dikkate aldınız? Yaşadığınız zorluklar oldu mu?

Zorluk? Hiç zorluk çekmedim. Hangi türde olursa olsun, her zaman çok eğlenerek, üstelik hangi yaş grubuna seslendiğimi daha sözcükleri yan yana koyarken hissederek, kolayca yazarım. Bunu söylemek biraz utandırıyor beni, ama böyle. Dilim, hayata bakış açım ve dünyam, çocuk dünyasına çok yakın olduğu için, öykü ya da şiir, hangi tür olursa olsun, çocuklar için yazarken hiç zorlanmıyorum.

Çektiğim tek zorluk, zamansızlıktır. Bu nedenle, yazmak için bazı koşullarım ya da beklentilerim yoktur. Şöyle bir ortam yaratmalı, şöyle bir zaman bulmalı gibi. Her yerde, her ortamda, her fırsatta yazabilirim. İş ki yüreğim özgür olsun... Bazen boğarlar yüreğinizi, belleğinizi; üzerler, kırarlar, alıp götürürler enerjinizi, esininizi... İşte bir tek bundan korkarım. Bu nedenle, enerjisi yüksek, kendisiyle kavgası olmayan, hayata olumlu bakan insanlarla yan yana olmaya dikkat ederim.

-Şiirlerde çocuk gerçeğini ele almış, çocuk dünyasına ait bir dil evreni yaratmışsınız… Çocuksu deneyimler çocuk duyarlılığı ve düşünce biçimiyle şiirlerle yorumlanıyor adeta. Bu şiirlerde çocukların kendini bulmaması mümkün değil. İki yetişkin olarak bu bağı nasıl kurdunuz ya da korudunuz?

“Bağ” derken çocuklarla aramızdaki bağdan mı, yoksa iki yazar, aramızda kurduğumuz dengeden mi söz ediyorsunuz anlayamadım ama ben her iki türlüsüne de yanıt vereyim.

Çocuklarla aramdaki bağı oluşturan dil, benim doğal dilim; çocuk gerçeği de hayata doğal bakışımdır, bunlarda bir zorlama ya da planlayarak oluşturma gibi bir çaba yok yani. Çok kolay... J

Kurulması ve korunması asıl zor olan, iki farklı yazar arasında kurulan ve korunan dengeli “bağ”... Böyle bir dengeyi yine planlayarak ve kurallarla ortaya koyarak oluşturmak, ardından da korumak için çaba sarfetmek pek olası değil bence; bu nedenle de, eğer bu denge yine doğallıkla kurulmamışsa, nasıl bir planlama yaparsanız yapın, bir noktada darmadağınık olur. İki yazarın çocukla paylaşmak istediklerinde ortak bir dil oluşturmasından daha da önemlisi, birbiri arasında uyumlu bir dostluk oluşturmuş olmasıdır. Kıskanmadan, birbirine üstünlük taslamadan, sanatçı hastalığı olan egonun tutsağı olmadan... aksine, yardımlaşarak, yüreklendirerek, diğerinin değerlerini ortaya çıkararak...

Bu da tamamen “kişilik” özellikleriyle ilgili bir kazanım. “Haydi, gel birlikte yazalım” demekle olacak bir şey değil.

Şimdi sorunuza tekrar göz attım ki, her iki yanıtımda da yanılmışım; sormak istediğiniz başka bir şeymiş! Umarım bu soruya Mavisel Yener doğru yanıtı vermiştir...

-Bazı güdümlü çocuk edebiyatı  ürünlerinin çocuklara çok didaktik yaklaştığı ve  onları sıktığı bir gerçek. Bu durumdan kaçınmak için nasıl bir formül uyguladınız?

Yazdığımız bir şey çocuğa parmak sallıyorsa, zaten daha sözcüklere dökerken kendini fark ettirir; anında siler atarız. Çok seyrek olarak birbirimizi bu konuda uyarmak gereği duymuşuzdur, çok ama çok seyrek...

Deyin ki didaktik yazmışım. Eh, kendi yazdığımı okumayacak mıyım? Okurum ve içimdeki çocuk Aytül’ün canı sıkılır. Bir daha okumak istemez. O zaman bilirim ki çocuklar da okumak istemeyeceklerdir.

Beni sıkan bir metnin çocukları sıkmayacağı düşüncesine kapılmadım hiç. Çok korkarım çocukları sıkmaktan, bu yüzden de yazma eyleminin eğlencesindeyim daha çok. Çocuk eğlensin, okuduğunu sevip tekrar tekrar okusun isterim. Bir de çocukların karşısında küçük düşmekten çok korkarım. Onların ne akıllı olduklarını bilirim, bu nedenle yanlış bir şey yazıp karşılarına çıkarmayı göze alamam.

-Bu şiirlerin yazım sürecinde sizin içinizdeki çocuğun payı nedir?

Bir iki yazar arkadaş şaka yollu sormuştur, “Sana yazdırılıyor mu?” diye. Evet, yazdırılıyor!!  İçimdeki çocuk Aytül yazıyor her şeyi. Ben okuyup okuyup gülüyorum yalnızcaJ.

Şaka bir yana, gerçekten de çocuklar için yazarken, çocuk Aytül kimliğine bürünüveriyorum. Şiirleri yazan da o çocuk işte, kendi yaşdaşları için doğruları ben değil, o biliyor.


 -Sizin çocuğunuz var mı?

Olmaz mı? Büyüdüler artık. Evren evlendi, Nazlı adlı bir kızım da oldu böylelikle. Alper ise Hukuk son sınıfta.

Alper ve Evren çocukken, Olimpus dağında hiç sönmeden kaynayan ilham kaynağım gibiydiler. Eğer bugün çocuk yazınında Aytül Akal varsa,  bunun tek nedeni, tek kaynağı, tek ateşleyicisi, çocuklarımdır. Onlar beni çocuk yazınına doğru itekleyip de sınırsız bir esin coşkusu vermeseler, evet, içimdeki yazma tutkusu ve çocukluğumdan beri sürdürdüğüm aşkla, ben yine yazar olurdum, ama büyük olasılıkla çocuklara değil, yetişkinlere yazıyor olurdum.

Bu nedenle her şiir, her masal biraz Evren, biraz Alper’dir. Dilerim onların yoluna da bitmeyen “aşk”lar çıkar, dilerim onlar da yaşama kendi aydınlıklarını katar.

-Aslında şiir, doğası itibariyle çocuksu bir şeydir. Kurallara teslim olmaz. Çocuk da henüz dilin katı dayatmalarına teslim olmamıştır. Bu nedenle kelimeleri keyfince kullanır… Büyük şairler , hatta modernist ressamlar  eserlerinde bu çocuksu algıya yaslanmıştır. Öylesine bir algıyı yaklaşım olarak kullanmıştır. Siz ne dersiniz? Bir şiiri çocuk şiiri yapan nedir? Yoksa böylesi bir ayrımdan kaçınmalı mı?

Haklısınız, şiirin doğası çocukla bire bir örtüşür. Şiir, çocuğun zaten kendi dilidir.

Ama ayrım kesinlikle var. Hem sözcüklerde, hem anlamda... Elinde bir sözlükle anlamadığı bir şiiri okumaya gönlü olan bir çocuk gördünüz mü hiç?  Ancak “ders” ölçütleri içinde zorunluysa yapar; ama şiire gönülsüz...

Okurun dilini, anlamını kavrayamadığı bir metnin ya da şiirin peşinde koşmasını beklemek, hayalcilik olur. Okur, okuduğuyla özdeşleşebildiği oranda, elindeki yapıttan esin alabilir, kendi deneyimlerinin içinde eritip yaşamına yansıtabilir. Çocukları kendi yetişkin dünyasının konuları ve sorunlarıyla boğmaya çalışanlar da var tabii, ama çocuklar akıllı. Okumazlar öyle şiirleri, öyküleri... J

-Peki şiirlerinizde çocuklara aktarmak istediğiniz bir mesaj var mı? Şiirleriniz öğretici mi olmalı eğlendirici mi? 

Tamam, itiraf ediyorum... Şiir öncelikle “beni” eğlendirmeli. Yazarken güldürmeli, tekrar tekrar okumalarımda, eğlencemi sürdürebilmeli. Yoksa kendi yazdığımı bile okumaya sıkılırım. Çabuk sıkılan bir yapım var. Türkçe derslerinde kompozisyon yazdırırdı öğretmen. Bazen çok sıkıcı olurdu seçtiği başlıklar. O konularda yazarken canım öyle sıkılırdı ki, öğretmenin “yazdığınızı tekrar tekrar okuyun” uyarısına rağmen, cümleleri hızlıca bir defada yazar ve dönüp bir kez bile okumadan kâğıdımı verirdim.

İnsanın kendi yazdığı, kendisini bile eğlendiremezse, okuru nasıl eğlendirsin?

-Çocukların sevdiği  ve merak ettiği varlıkları şiire konu edinmişsiniz. Bunların başında hayvanlar, güneş, ay yıldızlar, deniz gibi doğa unsurları ya da doğa olayları, renkler vb. yer alıyor. Doğa adeta çocuklara yarenlik ediyor, onlarla birlikte eğleniyor…  Siz nasıl bakıyorsunuz gündelik hayata?

Çocuğun bakış açısıyla bakabilmek, insana coşku veriyor, yaşam daha anlamlı geliyor. Ama her zaman başarılamıyor, sonuçta, yetişkinlerin dünyasında yaşayıp, aynı sorumlulukları paylaşmak ve benzer sorunların üstesinden gelmek zorundayız.

Bundan 50-55 yıl önce çocukluk zordu; doğrusu yeniden çocuk olmak istemezdim. Ama şimdi yetişkin halimle, biraz tuhaf, biraz da çılgınca görünse de, çocukların dünyasında yaşamayı seviyorum. En güzeli böyle galiba...

-Ama bazı noktalarda, hayatın acı ama mevcut gerçeklerine de yer vermişsiniz. Bu parçaları araya sıkıştırmaya nasıl karar verdiniz? Çocukları bu gerçeklerle tanıştırmayı mı amaçlıyorsunuz?

Şiirlerde yer alan ve çocuk dünyasına “acı” gelebilecek olan gerçekler, onların dünyasına çok da uzak düşmeyen konular: Ailede bir yaşlının ölümü, üşüyen sokak çocuğu, hastalıklar, anne-baba boşanmaları... Çevrelerinde yaşanan bu tür olayların farkında olmaları, özdeşim kurma becerilerini geliştirebileceği gibi, hayatta herkesin sorun yaşayabileceğini ve bunun doğal olduğunu örnekleyebilir diye düşünüyorum. Bu tür konuların sanatsal bir tasarımla ortaya konması, çocuğun, yaşamı estetik bir yaklaşımla bir bütün olarak görebilmesini sağlayabilir. Ama anlatımda sanatsal duruş yoksa, en hafif acı bile ruhunda fırtınalar yaratabilir.


 -Geleneksel Türk edebiyatının bilmeceleri, hikayeleri ve onların içerdiği muziplik… Bunlara öykündüğünüz söylenebilir mi?

Doğrusu öykündüğüm tek şey, Mavisel Yener’in dizeleriyle bana sunduğu muzipliklerdi. Ben de ondan aşağı kalmam tabii, türlü oyunlar oynadım ona. Dizelerimden geleneksel bilmeceler ve hikayelerdeki muzipliklerin yansıyıp yansımadığını bilemiyorum, çünkü öykünmedim; ancak çocukluğumda okuduğum ya da yaşadığım her şey, kişiliğime harmanlanmıştır doğal olarak. Sonuçta kimse kendi kişiliğini sıfırdan ve yepyeni kodlarla oluşturmuyor; toplamda çevremizin, ailemizin ve deneyimlerimizin bize kattıklarının yorumuyuz.

-Peki bu ortak çalışmayı hayata geçirmiş olan Mavisel Yener ile Aytül Akal arasındaki fark nedir bu şiirleşme içinde? Mavisel Yener ne der? Aytül Akal ne der?

İki Yazar Arasındaki Fark:

Yener’in gözü deniz

Akal’ın kahve telvesi...

İki tatlı kız Yener’de

İki yağız oğlan Akal’da.

Yener, İzmir’de beyaz yasemin

Akal, İstanbul’da mavi ortanca.

Bitmez tek tek saymakla

Başlanırsa fark aranmaya...

İki Yazar Arasındaki Benzerlik:

İnsanca bakar Yener,

Akal, insanca...

Yazmaya aşıktır Yener,

Akal, çılgınca.

Çikolata sever Yener,

Akal, oburca.

Bitmez tek tek saymakla

Başlanırsa benzerlik aranmaya...

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.