İçeriğe geç

Çocuk Yazını

Öğretmenim sınıfa bir soru yönelttiğinde, anında aklıma türlü çözümler gelir, kimini saçma bulduğum, kimi de çok kolay göründüğünden herhalde yanıtın o olamayacağını düşünür, parmak kaldırmazdım.
Derken biri çıkar ya benim saçma bulduğum yanıtla, ya da çok kolay olduğu için geçersiz olacağını düşündüğüm yanıtla öğretmenin övgülerini alıverirdi.

Nasıl olur? Daha en başından verebilirdim o yanıtı. Niye güvenmemiştim ki kendime?
Evet, ne kendime ne de fikirlerime güvenirdim çocukken.
Çekingendim. “Nasıl olsa benim yanıtım yanlıştır,” düşüncesini beslerdim içimde.

Aslında yalnızca çocukken değil, büyüklüğümde de aynı güvensizliği taşıdım bir yük gibi.
Bu yüzden, hayal gücümün çok geniş, çok renkli, çok farklı olduğunu söyleyenlere gülümseyip, sözlerini tatlı bir iltifat olarak kabullendim hep. Herkesin hayal gücü vardı, benimkinden bile renkli, benimkinden genişti hatta.

Farklı olmayı kabullenememek değil, özgüven eksikliğiydi benimki.

Bir sorun ortaya konduğunda, farklı pencerelerden bakabilme bir beceriymiş meğerse.
Benim için ne kadar kullanışsızlık yaratsa da, çözüm odaklı düşünmek de bir beceriymiş.
Herkes böyledir sanıyordum ben.
Değilmiş...

"Bazı açılardan yukarı toprağa, aşağı gökyüzününe doğrudur ve her şey devamlı olarak boşluğa zar zor asılır gibi görünür"

Rachel Hartman
Farklı bakış açıları, farklı dünyaları açığa çıkarır...

Henüz okunmamış her çocuk kitabı, okur için yenidir.
Yani tanıtım ya da öneri için basım tarihinin yeni olması gerekmiyor.
Bir fuarda Ayla Çınaroğlu ile imzadaydık.
Biri ona “Yeni kitabınız var mı?” diye sordu.
Ayla Hanım ne diyeceğini düşünürken, ben atılıp, onun herhangi bir kitabını uzattım okura, “Bunu okudun mu?”
“Hayır”“
O zaman bu, senin için yeni,” deyip kitabı eline verdim.


Çocuk kitapları eskimez. Evrenselliğini koruduğu oranda, yaşamını kimi çocuklar için hep “yeni” olarak sürdürür

"Okunmamış öykü öykü değildir. Odun küspesi üzerinde küçük siyah işaretlerdir. Okuyucu, okuyarak onu yaşama geçirir: Öykü, canlıdır."

Ursula K. Le Guin

Son zamanlarda, büyük olasılıkla sosyal medyanın da ağız sulandırmasıyla, “ünlü” olma fikri küçücük çocukların bile aklını çeliyor.
“Ünlü olmak nasıl bir duygu”  ya da “Siz ünlü müsünüz?” gibi sorularla karşılaşabiliyorum.

Hayır, ben ünlü değilim, hiç değilim. Evimde perdelerim açık rahatça oturup çekirdek çıtlatabiliyor, saçımı başımı toplamadan markete gidiyor, yolda kendi düşüncelerimle baş başa yürüyebiliyorum.
Ünlü olan ben değilim, kitaplarım…
Böyle diyorum çocuklara: “Ben ünlü değilim, kitaplarım ünlü.”
Ünlü olmamanın rahatlığını anlatıyorum, gülüşüyoruz.

İyi ki ünlü değilim. Kitaplarımın ününü seviyorum.

Sonra bir akşam üstü, otelden çıkıp başka bir şehrin caddelerinde sağa sola bakınıp avare avare dolaşırken, “Aaa, Aytül Akal!” diye çığlık atıyor bir çocuk. Şaşırıyorum. O gün söyleştiğim okuldaki çocuklardan biri heyecanla yanıma koşuyor. Annesiyle tanıştırıyor beni. Sonra birbirimize bakıp biraz daha gülüyoruz, hani sokakta yürürken kimse tanımazdı?
"Çok sık olmaz,” diyorum.

"İyi olmakla ünlü olmaktan daha çok ilgileniyorum."

Annie Leibovitz

İnanmasını diliyorum. İyi ki ünlü değilim.
Kitaplarımın ününü seviyorum.